bilgievlerim: Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu
Logo Design by bilgievlerim.blogspot.com
TÜRKİYE CANIM FEDA TÜRKİYE CANIM FEDA

Çevirci -Translate - Перевести


Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2018 Çarşamba

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu


Hıristiyanlığı dünyaya yaymak için çalışan kişilere “misyoner”, bu amaçla yürütülen çalışmalara da “misyonerlik” denilmektedir. Kökeni Latince “göndermek” anlamına gelen ‘mittere’ fiiline dayandırılan “mission” sözcüğü Fransızcadan dilimize geçmiştir. Misyon sözcüğünün sözlük anlamı yetki, vekalet, özel görevdir. Fakat misyon ve misyoner sözcükleri günümüzde sözlük anlamından öte bir anlam kazanmıştır. Hristiyanların, Hristiyan olmayan toplumlarda, onları kendi din ve mezheplerine kazandırmak için açılan kurumlara misyon, insanlara Hristiyanlığı benimsetmek için uğraşan özel eğitimli kişilere de misyoner denmektedir.
Misyonerler bu görevlerini, Hz. İsa’nın “Gidiniz ve yeryüzünde her yaratığa İncil’i vaaz ediniz …” şeklinde bir sözüne atıfla yaptıklarını söylerler. İsa’nın havarileri de ilk misyonerler olarak kabul edilir.
Misyonerlerin Hz. İsa’nın, kendileri için bir emir olarak kabul ettikleri “işte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum, yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade dil olunuz” şeklindeki sözlerine de oldukça önem vermiş ve esnek politikaları, kurnaz ve inatçı davranışlarıyla, misyonerlik faaliyeti yürttükleri ülkenin ve toplumların özelliklerine göre birçok farklı strateji uygulamışlardır. Misyonerler ilk geldikleri andan itibaren hemen faaliyetlerine başlamaz, kendilerini güvence altına alana kadar sessizce bekler ve ikinci plandaki görevleriyle yetinirlerdi. Dini telkinler bundan sonra başlardı.
Misyonerlere göre hedefe varmak için her yol ve her meslek kullanılabilir. Kendilerini İncil’in bir savaşcısı, bir hizmetkarı olarak gören misyonerlerin amacı yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu meydana getirmektir. Kendi ifadeleriyle dinsiz dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bunun için bilmeyenlere İncil’i öğretmek, Hıristiyan olmayanları Hristiyanlığa ya da kendi mezheplerine kazandırmak için uğraşırlar..
Misyonerlik faaliyetlerinin başlangıç aşaması kendi din ve mezheplerinde yerli din adamlarıyla yerli kiliseler kurarak bir cemaat oluşturmaktır. Diğer bütün eylemler (dua, seyahat, tercüme, tıbbi yardım, basın-yayın faaliyetleri vb.) hep ikinci plandadır. Bu amaç gerçekleştikten sonra ikinci amaç ise bu kiliseler aracılığıyla diğer dinlerden olanları Hristiyanlığa kazandırmaktır.
Misyonerler üyesi oldukları Hristiyan mezhebinden birini yaymak için eğitim ve terbiye almış insanlardır. Bunlar diğer din ve mezheplerin hepsinin batıl olduğu savını ileri sürerler ve kendi dinlerinin üstün olduğunu belirtirler. Bu konudaki düşünceleri de, uygarlığın ve gelişmenin kaynağının da kendi dinleri hatta özellikle kendi mezhepleri olduğudur.
Hristiyan misyonerlerin tarih boyunca Anadolu coğrafyasına gösterdikleri büyük ilgiye şaşırmamak gerekir. Çünkü İncil’de adı geçen birçok mekan Anadolu topraklarındadır ve Hristiyanlık literatüründe bölgenin adı “Bible Land” olarak geçmektedir. Selçukluların başlatıp Osmanlıların sona erdirdiği Doğu Roma İmparatorluğu’nun ardından Türkler bu topraklara sahip olmuş, yapılan onca Haçlı seferine karşın bu kutsal topraklar Türklerden geri alınamamıştır. Bu toprakların yeniden Hristiyanlığa kazandırılması bu nedenle oldukça önemlidir.

Osmanlı’da İlk Misyonerlik Faaliyetleri

Osmanlı topraklarına ilk gelen misyonerler, 16. yüzyılın sonlarında Fransız Katolik misyonerlerdir. 1583 yılında İstanbul’a gelen Cizvitlerin çalışmaları sonunda sonunda, 1583’te İstanbul’da St. Benoit adında Fransız okulu açıldı. Cizvitlerin ardından diğer Katolik tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler misyonerleri de Osmanlı ülkesine gelmeye başladılar ve çoğu kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açtılar.
Cizvit ve Fransiskenlerin en yoğun olarak faaliyet gösterdikleri yerler İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan’dı. Papalık tarafından desteklenen ve kapitülasyonlardan yararlanan misyonerlerin faaliyetleri ile 17. yüzyıldan itibaren ülkedeki Katolik propagandası gittikçe artmaya başladı.
Tarihsel nedenler dışında misyonerleri Osmanlı topraklarına çeken başka nedenler de vardı. Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran etkenlerdi.
Protestan misyonerlerin Anadolu’ya ilk gelişleri ise 17. asrın ilk yarısındadır ve Anadolu’daki misyonerlik faaliyetlerinin büyük bölümü de Protestanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Örgütlü Protestan misyonerlerinin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına ilk gelişleri 18. yüzyıla rastlar. 1739 yılında kurulan ve kısaca Moravya Kilisesi (Moravian Church veya United Brethren) olarak anılan Brethren’s Society for the Furtherance of the Gospel Among the Heathen adlı Protestan misyonerlik kuruluşunun üyeleri 1740 yılında geldikleri İstanbul’da Fener Patrikhanesi yetkilileri ile ilişki kurma olanağı aramışlardır. Aynı kuruluşa bağlı misyonerler 1768-1783 yılları arasında da Mısır’da faaliyet göstermişlerdir.
1799 yılında Londra’da kurulmuş bulunan Church Missionary Society isimli İngiliz misyonerlik cemiyeti, 1815 yılından itibaren Malta Adası üzerinden hem Osmanlı coğrafyasına hem de diğer Doğu Akdeniz bölgelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine başlamıştır. Burası hem bir sığınak hem bir ikmal merkezi görevini üstlenmiştir. Adadaki matbaalarında çeşitli dillere tercüme ettikleri İncil ve diğer propaganda kitaplarını basmış ve dağıtmışlardır. Church Missionary Society’nin göndermiş olduğu ilk misyonerler bu geniş bölgede yaşayan Yahudi, Müslüman ve bilhassa Doğu Kiliselerine mensup Hristiyanların dini, sosyal, siyasi ve ekonomik durumlarını ortaya koyan ve kendilerinden sonra gelenlere yön gösterecek eserler yazmışlardır.
1810 yılında Boston’da kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions isimli misyonerlik kurumu 1820 yılından başlayarak Osmanlı coğrafyasında etkinlik göstermeye başlamıştır. Bu kuruluş hem 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk döneminin en büyük Protestan misyonerlik kuruluşudur, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren Protestan misyonerlik kuruluşlarının en büyüğüdür. American Board misyonerleri kısa sürede İmparatorluğun neredeyse tamamına yayılmışlar, bazen çalışılan bölgelere göre, bazen de hedeflenen topluluğa göre isimler alan misyonlar kurmuşlardır.
Hem Amerikan hem de İngiliz Protestan misyonerlik kuruluşları Osmanlı İmparatorluğu’nda öncelikle Müslüman olmayan topluluklara yönelmişlerdir. Yahudiler, eski Doğu Kiliselerine mensup Asuriler ve Nesturiler gibi Hristiyanlar ve Ortodoks Ermeniler, Rumlar ve Bulgarlar birinci derecede ilgilendikleri topluluklar olmuştur.
Protestan misyonerlik faaliyetlerinin bu ilk dönemi diğer Hristiyan kiliseleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıkları, İncil’in ve saf Hıristiyanlığın vurgulandığı dönemdir. Bu dönemde Katolik ve Ortodoks papazlar Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki faaliyetlerine şiddetle karşı çıkmışlar, kendi cemaatlerini çalmaya çalışan bu faaliyetlerden oldukça rahatsız olmuşlar ve bunları Osmanlı hükümetine şikayet etmişlerdir. Bu dönemde Protestan misyonerlerin koruyucusu İngiliz elçilik ve konsolosluklarıdır. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ile getirilen düzen ve özellikle 1850 yılında İngiliz Elçisi Lord Stratford Canning’in çabaları sonucu Protestanların farklı bir “ulus” olarak kabul edilmeleri, Protestan misyonerlerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır.
1880’li yıllara kadar İngilizlerin koruması altında faaliyet yürüten Amerikalı misyonerlerden beklenen, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi edinmeleriydi. Özellikle halkın dini durumunu saptamak, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim düzeyini belirlemek ve halkın moral durumunu öğrenmekti. Bu amaçla çalışmalara başlayan misyonerler kurdukları misyonlarla birlikte açtıkları okullar, matbaalar, hastaneler ve yardım kurumlarıyla çok yönlü bir misyonerlik faaliyetlerine giriştiler.


En önemli Protestan Kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açılmıştı. Bunlar içinde en bilineni, 1863 yılında Cyrus Hamlin adında bir misyonerin İstanbul’da açtığı Robert Kolej’dir. Bu kolejin Bulgaristan’ın bağımsızlığını sağlayacak kadroların yetişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Nitekim kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının büyük bölümü Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık yaptıkları ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar kurulan tüm Bulgar kabinelerinde en az bir Robert Kolej mezununun bakanlık yaptığı düşünülürse Robert Kolej’in Osmanlı’nın parçalanmasındaki rolü anlaşılabilir. Yüklü bir program uygulayan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dilleri yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur.
Bu çalışmalar sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik kuruluşlarının, hem de bu kuruluşlara bağlı misyonerlerin sayıları bir kaç misli artmıştır. Elbette ki bu büyümeye bağlı olarak faaliyetleri ve etkileri de. 1870 yılı itibariyle sadece Anadolu’daki American Board’a bağlı misyonerlerin sayısı 35, doktorların sayısı 3, kadın yardımcıların sayısı 58, yerli misyoner yardımcılarının sayısı 372, kiliselerin sayısı 73, kilise üyelerinin sayısı 3.748 ve kayıtlı Protestanların sayısı ise 20.051’dir. Toplam 233 okulları vardır ve bu okullarda 5.880 öğrenci öğrenim görmektedir.

Misyonerliği Düzenleme Çalışmaları

Osmanlı yönetimi giderek artan misyonerlik faaliyetlerini bir düzene sokma ve belli kurallara bağlama amacına yönelik olarak sonunda bazı düzenlemeler getirmiştir. Örneğin 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, yabancı okulların ruhsat alabilmeleri için devlet aleyhinde ders okutmamaları, ders kitapları ve programlarının onaylanmasını zorunlu kılıyordu. II. Abdülhamid döneminde misyonerlik faaliyetlerini engellemek amacıyla bazı misyoner okulları kapatılmış, bazılarının okul mülklerinden vergi alınmasına uğraşılmıştır. Keza 1886 yılında Maarif Nezareti içinde yabancı okullarla ilgili bir birim kurulmuş, gerekli yasal koşulları sağlayamayan kimi okullar 1888 yılında kapatılmıştır. Ancak gelen dış baskılar nedeniyle Osmanlı Devleti 1901 yılında, ruhsatsız da olsa bir önceki yıla kadar faaliyet gösteren okulları tanımak ve yenilerine ruhsat vermek zorunda kalmıştır.
Protestan misyonerler, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki faaliyetleri itibariyle ayrılıkçı Ermeni, Bulgar ve Rum hareketleri ile içiçe ve o oranda Osmanlı Devletine düşman bir görünüm vermişlerdir. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlerin, devletin çıkarlarına aykırı olarak açıkça yabancı devletlerin ve devlete isyan eden gayrimüslim unsurların emelleri doğrultusunda çalışmalar içerisine girdikleri görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren en büyük Protestan misyonerlik kuruluşu olan American Board’un Dış İşleri Sorumlusu J. Barton, Ermeni tehcirinden sonra Amerika’da kurulan Ermenilere Yardım Örgütü’nün başına geçmiştir. Ermeni tehciri olaylarının misyonerler tarafından Batı kamuoyuna olduğundan çok farklı yansıtılması, misyonerlik faaliyetlerin ne kadar zararlı olabileceğinin bir göstergesidir.
         
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Savaş sonunda Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerinin sayısı 36’ya düşmüştü. 24 Ekim 1918 tarihi itibariyle ise İstanbul ve İzmir haricinde bulunan istasyonlardaki bütün okullar ve bazı istisnaların dışında bütün kiliseleri kapalı idi. Van, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis, Harput, Urfa, Kayseri, Bursa ve Adapazarı istasyonları geçici olarak kapatılmıştı. Sivas, Haçin, Konya ve Tarsus istasyonlarında sadece birer kadın misyoner kalmıştı. Mardin, Maraş, Antep, Adana ve Merzifon istasyonlarında ikişer veya daha fazla misyoner vardı. Hastanelerin tamamına yakınına hükümet tarafından el konulmuştu. Görüldüğü gibi bu savaşta yaşanan tehcir ve pek çok misyoner okulunun kapanması nedeniyle 1918 yılında Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerin sayısı savaş öncesine göre %76 oranında azalmıştı.
Amerikan misyonerlerin Lozan Barış Konferansı devam ederken Orta Doğu’da nihai bir barış için getirdikleri öneri, onların Türkiye’ye nasıl baktıklarını da çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Ortadoğu sorununun mutlak çözümü ordular veya anlaşmalarla değil, ancak Türk halkının Protestan Hıristiyanlığı benimsemeleri ile mümkün olabilir.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’yi terk eden misyonerler, savaşın bitimini takip eden yıllarda yeniden Anadolu’daki eski görev yerlerine gelmeye başlamışlardır. American Board’a bağlı misyonerler Anadolu coğrafyasında Batı Anadolu Misyonu, Orta Anadolu Misyonu ve Doğu Anadolu Misyonu şeklinde çalışmaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra American Board’a bağlı Batı ve Orta Anadolu misyonları faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Her iki misyona yeni misyonerler atanmıştır. Doğu Anadolu Misyonu’na bağlı istasyonlar ise halen kapalıdır. Dolayısıyla bu bölgeye yeni misyoner atanması söz konusu değildir. 1920’li yıllar American Board’a bağlı misyonerlerin yüzyılı aşkın bir süredir bu topraklarda çalışıyor olmalarına rağmen ilk defa olarak Anadolu’nun Müslüman Türk’ü ile karşılaştıkları yıllardır. Bu yeni şartlara uygun faaliyetlerde bulunmak arzusundadırlar. 1921 yılı faaliyet raporlarına göre tamamen olmasa bile okullarını, hastanelerini açarak faaliyetlerine kaldıkları yerden başlamışlardır.

Cumhuriyet’in Kuruluş Döneminde Misyonerlik

TBMM hükümetinin imzaladığı ilk anlaşmalardan biri olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nde Fransız eğitim, sağlık ve hayır kurumlarının her koşulda Türkiye’nin çıkarlarına ve Türk yasalarına aykırı faaliyetlerde bulunmamaları koşuluyla varlıklarını sürdürebilecekleri bildirilmiştir. 1922 yılında Amerika’nın yeniden okul açma isteği ise 1915 yılında hazırlandığını ifade ettiğimiz Talimatname gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Yabancıların ve dolayısıyla misyonerlerin Türkiye’deki eğitim, sağlık kurumlarının durumu, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde de konu edilmiştir. İtilaf Devletleri temsilcileri mevcut bütün müesseselerin eski hak ve muafiyetleri ile birlikte tasdikini ve hatta bunların genişletilmesini talep ederlerken, Türk heyeti devlete karşı faaliyetlere girmemelerini ve dini propaganda yapmamalarını şart koşmuştur. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’na bağlı olarak İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen mektuplarla, dini telkinlerde bulunmamaları ve devletin kurallarına uymaları şartı ile 30 Ekim 1914 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş söz konusu müesseselerin faaliyetlerine izin verilmiştir. Bu mektuplar 13 Ağustos 1931 tarihine kadar geçerli olmakla birlikte, bu tarihten sonra da kanunlara aykırı faaliyeti olmayanlara izin verilmiştir. Burada söz konusu olan büyük devletlerin dışındaki devletlerin Türkiye’deki kurumları da, mektuplar ve anlaşmalarla sağlanan fiili durumdan yararlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısı içinde misyonerlik faaliyetlerini oldukça rahat yürüten, hatta tabiri caizse at koşturan misyonerler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı ortamı bulamadılar. Zira tam bağımsızlık ilkesiyle hareket eden, millilik ve laiklik temelleri üzerine kurulmuş bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti, hem yabancı hem de dini olmaları nedeniyle misyonerlik kurumlarına ve faaliyetlerine kuşkuyla bakıyordu.
Atatürk döneminde, Cumhuriyet hükümetlerinin misyonerlerle ilişkileri ana hatlarıyla üç aşamada ele alınabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları olan 1920-1924 dönemini kapsayan birinci aşamada, Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının ve faaliyetlerinin uluslararası hukuki dayanakları ortadan kaldırılmış ve konu tamamen Türk iç hukuku sınırları içerisine çekilmiştir. Bunu takiben, ikinci aşamada getirilen idari ve hukuki önlemlerle Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının faaliyet alanı olabildiğince daraltılmıştır. Türkiye’deki misyonerlerin en önemli faaliyet alanı olan okullarında dini propaganda yapmaları yasaklanmış, Türk idareciler istihdamı, Türkçe ve diğer kültür derslerinin Türk öğretmenlerince ve Türkçe olarak verilmesi gibi zorunluluklarla onların Türkleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu koşullara karşı çıkan okullar kararlılıkla kapatılmış, laik eğitim vermeyi içine sindirebilen misyoner okulları gerekli şartlara uyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Okullar Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli araçlarıydılar, fakat tek araç değildiler. Okulların dışındaki misyonerlik vasıtaları da yaklaşık olarak aynı şartlara tabi kılınmış, örneğin misyoner has-tahanelerinde yeni çalışmaya başlayacak yabancı doktorlara çalışma izni verilmemiştir. Bu şartlara uyamayan pek çok misyonerlik kuruluşu Türkiye’deki faaliyetlerine son vermiş, bir kısmı da bu yeni şartlara uymayı kabul ederek çalışmalarını “laik” ortamda sürdürmüştür. 1927’den sonraki üçüncü aşamada ise, halen varlığını sürdürmekte olan misyoner okulları ve hastahanelerine ağır vergiler koymak ve satın almak maksadıyla binalarına talip olmak suretiyle misyonerlerin faaliyetleri zorlaştırılmıştır.
Misyonerler yeni Türk devletinin ortaya koyduğu şartlara şekli planda uymayı kabul etmekle beraber, misyonlarının gereğini yerine getirerek, dolaylı olarak Hıristiyanlığı Türk insanları arasında yaymaya çalışmaktan da vazgeçmediler. Amerikan misyonerler Atatürk döneminde Hıristiyanlığı doğrudan dini kavramlarla değil de, felsefi kavramlarla dolaylı olarak anlatma ve yerleştirmeye çalıştılar. Başlangıçta, kendileri bu faaliyetleri için “Karakter inşası” tabirini kullanıyorlardı. Kendilerinin dışındakiler ise misyonerlerin bu çalışmalarını, “adı konulmamış Hıristiyanlık” olarak tanımladılar. Çok yerinde bulunan bu tabiri daha sonra misyonerler de benimsediler. Milliyetçilik duygusunun çok canlı olduğu Atatürk döneminde doğrudan Hıristiyanlaştırabildikleri Türklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Tek Parti döneminde misyonerlik faaliyetleri yok denilecek düzeye inen misyonerler çok partili döneme geçişle birlikte görülen özgürlük ortamından yararlanması bilmiş ve yeniden misyonerlik faaliyetlerine başlamışlardır.

18 Şubat 2017 Cumartesi

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Hıristiyanlığı dünyaya yaymak için çalışan kişilere “misyoner”, bu amaçla yürütülen çalışmalara da “misyonerlik” denilmektedir. Kökeni Latince “göndermek” anlamına gelen ‘mittere’ fiiline dayandırılan “mission” sözcüğü Fransızcadan dilimize geçmiştir. Misyon sözcüğünün sözlük anlamı yetki, vekalet, özel görevdir. Fakat misyon ve misyoner sözcükleri günümüzde sözlük anlamından öte bir anlam kazanmıştır. Hristiyanların, Hristiyan olmayan toplumlarda, onları kendi din ve mezheplerine kazandırmak için açılan kurumlara misyon, insanlara Hristiyanlığı benimsetmek için uğraşan özel eğitimli kişilere de misyoner denmektedir.
Misyonerler bu görevlerini, Hz. İsa’nın “Gidiniz ve yeryüzünde her yaratığa İncil’i vaaz ediniz …” şeklinde bir sözüne atıfla yaptıklarını söylerler. İsa’nın havarileri de ilk misyonerler olarak kabul edilir.
Misyonerlerin Hz. İsa’nın, kendileri için bir emir olarak kabul ettikleri “işte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum, yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade dil olunuz” şeklindeki sözlerine de oldukça önem vermiş ve esnek politikaları, kurnaz ve inatçı davranışlarıyla, misyonerlik faaliyeti yürttükleri ülkenin ve toplumların özelliklerine göre birçok farklı strateji uygulamışlardır. Misyonerler ilk geldikleri andan itibaren hemen faaliyetlerine başlamaz, kendilerini güvence altına alana kadar sessizce bekler ve ikinci plandaki görevleriyle yetinirlerdi. Dini telkinler bundan sonra başlardı.
Misyonerlere göre hedefe varmak için her yol ve her meslek kullanılabilir. Kendilerini İncil’in bir savaşcısı, bir hizmetkarı olarak gören misyonerlerin amacı yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu meydana getirmektir. Kendi ifadeleriyle dinsiz dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bunun için bilmeyenlere İncil’i öğretmek, Hıristiyan olmayanları Hristiyanlığa ya da kendi mezheplerine kazandırmak için uğraşırlar..
Misyonerlik faaliyetlerinin başlangıç aşaması kendi din ve mezheplerinde yerli din adamlarıyla yerli kiliseler kurarak bir cemaat oluşturmaktır. Diğer bütün eylemler (dua, seyahat, tercüme, tıbbi yardım, basın-yayın faaliyetleri vb.) hep ikinci plandadır. Bu amaç gerçekleştikten sonra ikinci amaç ise bu kiliseler aracılığıyla diğer dinlerden olanları Hristiyanlığa kazandırmaktır.
Misyonerler üyesi oldukları Hristiyan mezhebinden birini yaymak için eğitim ve terbiye almış insanlardır. Bunlar diğer din ve mezheplerin hepsinin batıl olduğu savını ileri sürerler ve kendi dinlerinin üstün olduğunu belirtirler. Bu konudaki düşünceleri de, uygarlığın ve gelişmenin kaynağının da kendi dinleri hatta özellikle kendi mezhepleri olduğudur.
Hristiyan misyonerlerin tarih boyunca Anadolu coğrafyasına gösterdikleri büyük ilgiye şaşırmamak gerekir. Çünkü İncil’de adı geçen birçok mekan Anadolu topraklarındadır ve Hristiyanlık literatüründe bölgenin adı “Bible Land” olarak geçmektedir. Selçukluların başlatıp Osmanlıların sona erdirdiği Doğu Roma İmparatorluğu’nun ardından Türkler bu topraklara sahip olmuş, yapılan onca Haçlı seferine karşın bu kutsal topraklar Türklerden geri alınamamıştır. Bu toprakların yeniden Hristiyanlığa kazandırılması bu nedenle oldukça önemlidir.

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Osmanlı’da İlk Misyonerlik Faaliyetleri


Osmanlı topraklarına ilk gelen misyonerler, 16. yüzyılın sonlarında Fransız Katolik misyonerlerdir. 1583 yılında İstanbul’a gelen Cizvitlerin çalışmaları sonunda sonunda, 1583’te İstanbul’da St. Benoit adında Fransız okulu açıldı. Cizvitlerin ardından diğer Katolik tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler misyonerleri de Osmanlı ülkesine gelmeye başladılar ve çoğu kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açtılar.
Cizvit ve Fransiskenlerin en yoğun olarak faaliyet gösterdikleri yerler İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan’dı. Papalık tarafından desteklenen ve kapitülasyonlardan yararlanan misyonerlerin faaliyetleri ile 17. yüzyıldan itibaren ülkedeki Katolik propagandası gittikçe artmaya başladı.
Tarihsel nedenler dışında misyonerleri Osmanlı topraklarına çeken başka nedenler de vardı. Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran etkenlerdi.
Protestan misyonerlerin Anadolu’ya ilk gelişleri ise 17. asrın ilk yarısındadır ve Anadolu’daki misyonerlik faaliyetlerinin büyük bölümü de Protestanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Örgütlü Protestan misyonerlerinin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına ilk gelişleri 18. yüzyıla rastlar. 1739 yılında kurulan ve kısaca Moravya Kilisesi (Moravian Church veya United Brethren) olarak anılan Brethren’s Society for the Furtherance of the Gospel Among the Heathen adlı Protestan misyonerlik kuruluşunun üyeleri 1740 yılında geldikleri İstanbul’da Fener Patrikhanesi yetkilileri ile ilişki kurma olanağı aramışlardır. Aynı kuruluşa bağlı misyonerler 1768-1783 yılları arasında da Mısır’da faaliyet göstermişlerdir.
1799 yılında Londra’da kurulmuş bulunan Church Missionary Society isimli İngiliz misyonerlik cemiyeti, 1815 yılından itibaren Malta Adası üzerinden hem Osmanlı coğrafyasına hem de diğer Doğu Akdeniz bölgelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine başlamıştır. Burası hem bir sığınak hem bir ikmal merkezi görevini üstlenmiştir. Adadaki matbaalarında çeşitli dillere tercüme ettikleri İncil ve diğer propaganda kitaplarını basmış ve dağıtmışlardır. Church Missionary Society’nin göndermiş olduğu ilk misyonerler bu geniş bölgede yaşayan Yahudi, Müslüman ve bilhassa Doğu Kiliselerine mensup Hristiyanların dini, sosyal, siyasi ve ekonomik durumlarını ortaya koyan ve kendilerinden sonra gelenlere yön gösterecek eserler yazmışlardır.
1810 yılında Boston’da kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions isimli misyonerlik kurumu 1820 yılından başlayarak Osmanlı coğrafyasında etkinlik göstermeye başlamıştır. Bu kuruluş hem 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk döneminin en büyük Protestan misyonerlik kuruluşudur, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren Protestan misyonerlik kuruluşlarının en büyüğüdür. American Board misyonerleri kısa sürede İmparatorluğun neredeyse tamamına yayılmışlar, bazen çalışılan bölgelere göre, bazen de hedeflenen topluluğa göre isimler alan misyonlar kurmuşlardır.
Hem Amerikan hem de İngiliz Protestan misyonerlik kuruluşları Osmanlı İmparatorluğu’nda öncelikle Müslüman olmayan topluluklara yönelmişlerdir. Yahudiler, eski Doğu Kiliselerine mensup Asuriler ve Nesturiler gibi Hristiyanlar ve Ortodoks Ermeniler, Rumlar ve Bulgarlar birinci derecede ilgilendikleri topluluklar olmuştur.
Protestan misyonerlik faaliyetlerinin bu ilk dönemi diğer Hristiyan kiliseleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıkları, İncil’in ve saf Hıristiyanlığın vurgulandığı dönemdir. Bu dönemde Katolik ve Ortodoks papazlar Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki faaliyetlerine şiddetle karşı çıkmışlar, kendi cemaatlerini çalmaya çalışan bu faaliyetlerden oldukça rahatsız olmuşlar ve bunları Osmanlı hükümetine şikayet etmişlerdir. Bu dönemde Protestan misyonerlerin koruyucusu İngiliz elçilik ve konsolosluklarıdır. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ile getirilen düzen ve özellikle 1850 yılında İngiliz Elçisi Lord Stratford Canning’in çabaları sonucu Protestanların farklı bir “ulus” olarak kabul edilmeleri, Protestan misyonerlerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır.
1880’li yıllara kadar İngilizlerin koruması altında faaliyet yürüten Amerikalı misyonerlerden beklenen, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi edinmeleriydi. Özellikle halkın dini durumunu saptamak, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim düzeyini belirlemek ve halkın moral durumunu öğrenmekti. Bu amaçla çalışmalara başlayan misyonerler kurdukları misyonlarla birlikte açtıkları okullar, matbaalar, hastaneler ve yardım kurumlarıyla çok yönlü bir misyonerlik faaliyetlerine giriştiler.
Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

En önemli Protestan Kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açılmıştı. Bunlar içinde en bilineni, 1863 yılında Cyrus Hamlin adında bir misyonerin İstanbul’da açtığı Robert Kolej’dir. Bu kolejin Bulgaristan’ın bağımsızlığını sağlayacak kadroların yetişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Nitekim kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının büyük bölümü Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık yaptıkları ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar kurulan tüm Bulgar kabinelerinde en az bir Robert Kolej mezununun bakanlık yaptığı düşünülürse Robert Kolej’in Osmanlı’nın parçalanmasındaki rolü anlaşılabilir. Yüklü bir program uygulayan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dilleri yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur.
Bu çalışmalar sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik kuruluşlarının, hem de bu kuruluşlara bağlı misyonerlerin sayıları bir kaç misli artmıştır. Elbette ki bu büyümeye bağlı olarak faaliyetleri ve etkileri de. 1870 yılı itibariyle sadece Anadolu’daki American Board’a bağlı misyonerlerin sayısı 35, doktorların sayısı 3, kadın yardımcıların sayısı 58, yerli misyoner yardımcılarının sayısı 372, kiliselerin sayısı 73, kilise üyelerinin sayısı 3.748 ve kayıtlı Protestanların sayısı ise 20.051’dir. Toplam 233 okulları vardır ve bu okullarda 5.880 öğrenci öğrenim görmektedir.

İlgili resim

Misyonerliği Düzenleme Çalışmaları

Osmanlı yönetimi giderek artan misyonerlik faaliyetlerini bir düzene sokma ve belli kurallara bağlama amacına yönelik olarak sonunda bazı düzenlemeler getirmiştir. Örneğin 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, yabancı okulların ruhsat alabilmeleri için devlet aleyhinde ders okutmamaları, ders kitapları ve programlarının onaylanmasını zorunlu kılıyordu. II. Abdülhamid döneminde misyonerlik faaliyetlerini engellemek amacıyla bazı misyoner okulları kapatılmış, bazılarının okul mülklerinden vergi alınmasına uğraşılmıştır. Keza 1886 yılında Maarif Nezareti içinde yabancı okullarla ilgili bir birim kurulmuş, gerekli yasal koşulları sağlayamayan kimi okullar 1888 yılında kapatılmıştır. Ancak gelen dış baskılar nedeniyle Osmanlı Devleti 1901 yılında, ruhsatsız da olsa bir önceki yıla kadar faaliyet gösteren okulları tanımak ve yenilerine ruhsat vermek zorunda kalmıştır.
Protestan misyonerler, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki faaliyetleri itibariyle ayrılıkçı Ermeni, Bulgar ve Rum hareketleri ile içiçe ve o oranda Osmanlı Devletine düşman bir görünüm vermişlerdir. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlerin, devletin çıkarlarına aykırı olarak açıkça yabancı devletlerin ve devlete isyan eden gayrimüslim unsurların emelleri doğrultusunda çalışmalar içerisine girdikleri görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren en büyük Protestan misyonerlik kuruluşu olan American Board’un Dış İşleri Sorumlusu J. Barton, Ermeni tehcirinden sonra Amerika’da kurulan Ermenilere Yardım Örgütü’nün başına geçmiştir. Ermeni tehciri olaylarının misyonerler tarafından Batı kamuoyuna olduğundan çok farklı yansıtılması, misyonerlik faaliyetlerin ne kadar zararlı olabileceğinin bir göstergesidir.
mormon-misyonerBirinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Savaş sonunda Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerinin sayısı 36’ya düşmüştü. 24 Ekim 1918 tarihi itibariyle ise İstanbul ve İzmir haricinde bulunan istasyonlardaki bütün okullar ve bazı istisnaların dışında bütün kiliseleri kapalı idi. Van, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis, Harput, Urfa, Kayseri, Bursa ve Adapazarı istasyonları geçici olarak kapatılmıştı. Sivas, Haçin, Konya ve Tarsus istasyonlarında sadece birer kadın misyoner kalmıştı. Mardin, Maraş, Antep, Adana ve Merzifon istasyonlarında ikişer veya daha fazla misyoner vardı. Hastanelerin tamamına yakınına hükümet tarafından el konulmuştu. Görüldüğü gibi bu savaşta yaşanan tehcir ve pek çok misyoner okulunun kapanması nedeniyle 1918 yılında Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerin sayısı savaş öncesine göre %76 oranında azalmıştı.
Amerikan misyonerlerin Lozan Barış Konferansı devam ederken Orta Doğu’da nihai bir barış için getirdikleri öneri, onların Türkiye’ye nasıl baktıklarını da çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Ortadoğu sorununun mutlak çözümü ordular veya anlaşmalarla değil, ancak Türk halkının Protestan Hıristiyanlığı benimsemeleri ile mümkün olabilir.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’yi terk eden misyonerler, savaşın bitimini takip eden yıllarda yeniden Anadolu’daki eski görev yerlerine gelmeye başlamışlardır. American Board’a bağlı misyonerler Anadolu coğrafyasında Batı Anadolu Misyonu, Orta Anadolu Misyonu ve Doğu Anadolu Misyonu şeklinde çalışmaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra American Board’a bağlı Batı ve Orta Anadolu misyonları faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Her iki misyona yeni misyonerler atanmıştır. Doğu Anadolu Misyonu’na bağlı istasyonlar ise halen kapalıdır. Dolayısıyla bu bölgeye yeni misyoner atanması söz konusu değildir. 1920’li yıllar American Board’a bağlı misyonerlerin yüzyılı aşkın bir süredir bu topraklarda çalışıyor olmalarına rağmen ilk defa olarak Anadolu’nun Müslüman Türk’ü ile karşılaştıkları yıllardır. Bu yeni şartlara uygun faaliyetlerde bulunmak arzusundadırlar. 1921 yılı faaliyet raporlarına göre tamamen olmasa bile okullarını, hastanelerini açarak faaliyetlerine kaldıkları yerden başlamışlardır.
İlgili resim

Cumhuriyet’in Kuruluş Döneminde Misyonerlik

TBMM hükümetinin imzaladığı ilk anlaşmalardan biri olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nde Fransız eğitim, sağlık ve hayır kurumlarının her koşulda Türkiye’nin çıkarlarına ve Türk yasalarına aykırı faaliyetlerde bulunmamaları koşuluyla varlıklarını sürdürebilecekleri bildirilmiştir. 1922 yılında Amerika’nın yeniden okul açma isteği ise 1915 yılında hazırlandığını ifade ettiğimiz Talimatname gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Yabancıların ve dolayısıyla misyonerlerin Türkiye’deki eğitim, sağlık kurumlarının durumu, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde de konu edilmiştir. İtilaf Devletleri temsilcileri mevcut bütün müesseselerin eski hak ve muafiyetleri ile birlikte tasdikini ve hatta bunların genişletilmesini talep ederlerken, Türk heyeti devlete karşı faaliyetlere girmemelerini ve dini propaganda yapmamalarını şart koşmuştur. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’na bağlı olarak İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen mektuplarla, dini telkinlerde bulunmamaları ve devletin kurallarına uymaları şartı ile 30 Ekim 1914 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş söz konusu müesseselerin faaliyetlerine izin verilmiştir. Bu mektuplar 13 Ağustos 1931 tarihine kadar geçerli olmakla birlikte, bu tarihten sonra da kanunlara aykırı faaliyeti olmayanlara izin verilmiştir. Burada söz konusu olan büyük devletlerin dışındaki devletlerin Türkiye’deki kurumları da, mektuplar ve anlaşmalarla sağlanan fiili durumdan yararlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısı içinde misyonerlik faaliyetlerini oldukça rahat yürüten, hatta tabiri caizse at koşturan misyonerler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı ortamı bulamadılar. Zira tam bağımsızlık ilkesiyle hareket eden, millilik ve laiklik temelleri üzerine kurulmuş bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti, hem yabancı hem de dini olmaları nedeniyle misyonerlik kurumlarına ve faaliyetlerine kuşkuyla bakıyordu.
Atatürk döneminde, Cumhuriyet hükümetlerinin misyonerlerle ilişkileri ana hatlarıyla üç aşamada ele alınabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları olan 1920-1924 dönemini kapsayan birinci aşamada, Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının ve faaliyetlerinin uluslararası hukuki dayanakları ortadan kaldırılmış ve konu tamamen Türk iç hukuku sınırları içerisine çekilmiştir. Bunu takiben, ikinci aşamada getirilen idari ve hukuki önlemlerle Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının faaliyet alanı olabildiğince daraltılmıştır. Türkiye’deki misyonerlerin en önemli faaliyet alanı olan okullarında dini propaganda yapmaları yasaklanmış, Türk idareciler istihdamı, Türkçe ve diğer kültür derslerinin Türk öğretmenlerince ve Türkçe olarak verilmesi gibi zorunluluklarla onların Türkleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu koşullara karşı çıkan okullar kararlılıkla kapatılmış, laik eğitim vermeyi içine sindirebilen misyoner okulları gerekli şartlara uyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Okullar Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli araçlarıydılar, fakat tek araç değildiler. Okulların dışındaki misyonerlik vasıtaları da yaklaşık olarak aynı şartlara tabi kılınmış, örneğin misyoner has-tahanelerinde yeni çalışmaya başlayacak yabancı doktorlara çalışma izni verilmemiştir. Bu şartlara uyamayan pek çok misyonerlik kuruluşu Türkiye’deki faaliyetlerine son vermiş, bir kısmı da bu yeni şartlara uymayı kabul ederek çalışmalarını “laik” ortamda sürdürmüştür. 1927’den sonraki üçüncü aşamada ise, halen varlığını sürdürmekte olan misyoner okulları ve hastahanelerine ağır vergiler koymak ve satın almak maksadıyla binalarına talip olmak suretiyle misyonerlerin faaliyetleri zorlaştırılmıştır.
Misyonerler yeni Türk devletinin ortaya koyduğu şartlara şekli planda uymayı kabul etmekle beraber, misyonlarının gereğini yerine getirerek, dolaylı olarak Hıristiyanlığı Türk insanları arasında yaymaya çalışmaktan da vazgeçmediler. Amerikan misyonerler Atatürk döneminde Hıristiyanlığı doğrudan dini kavramlarla değil de, felsefi kavramlarla dolaylı olarak anlatma ve yerleştirmeye çalıştılar. Başlangıçta, kendileri bu faaliyetleri için “Karakter inşası” tabirini kullanıyorlardı. Kendilerinin dışındakiler ise misyonerlerin bu çalışmalarını, “adı konulmamış Hıristiyanlık” olarak tanımladılar. Çok yerinde bulunan bu tabiri daha sonra misyonerler de benimsediler. Milliyetçilik duygusunun çok canlı olduğu Atatürk döneminde doğrudan Hıristiyanlaştırabildikleri Türklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Tek Parti döneminde misyonerlik faaliyetleri yok denilecek düzeye inen misyonerler çok partili döneme geçişle birlikte görülen özgürlük ortamından yararlanması bilmiş ve yeniden misyonerlik faaliyetlerine başlamışlardır.

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)