bilgievlerim
Logo Design by bilgievlerim.blogspot.com
TÜRKİYE CANIM FEDA TÜRKİYE CANIM FEDA

Çevirci -Translate - Перевести


18 Şubat 2017 Cumartesi

Cahiliye Döneminde Arap Toplumu

Cahiliye Döneminde Arap Toplumu ile ilgili görsel sonucu

Cahiliye dönemi Arapların İslamiyet öncesi yaşadıkları döneme verilen addır. Bu dönem de kendi içinde ikiye ayrılır: Çok eski zamanlardan MS beşinci yüzyıla dek geçen süreye “İlk Cahiliye Dönemi”, MS beşinci yüzyıldan, Hz. Muhammed’in İslamiyet’i tebliğine kadar olan döneme de “İkinci Cahiliye Dönemi” denir.
Bu döneme Cahiliye dönemi denilmesinin nedeni, yaşanan büyük ahlaki çöküş ve yozlaşma, bazı sakat adet ve geleneklerinin toplum yaşamına egemen olmasıdır. Yoksa bu çağda yaşayan Araplar bütün uygarlıktan yoksun durumda değildi ve cömertlik, sözünde durma, kendilerine sığınanları koruma ve cesaret gibi iyi hasletleri de yok değildi. Cahiliye döneminin temel özellikleri öç alma duygusunun yaygınlığı nedeniyle toplum yaşamında sıkça rastlanan karışıklık ve çatışmalar, özgür insanlar dışında kalanların hiçbir hakkının olmaması, toplum yaşamına zarar veren alışkanlıkların yaygınlığı ve kadınların toplumdaki konumudur.
Diğer Arabistan bölgelerinin tersine Hicaz’da, Hz. Muhammed dönemine kadar hiç bir zaman hiç bir kral veya emir yönetim başına geçmemiş, henüz uluslaşma aşaması da tamamlanmadığından kabile yaşamı hüküm sürmektedir. Her kabile diğerinden ayrı bir devlet gibidir ve başlarında “şeyh” adı verilen kişiler bulunur. Hükümet olarak adlandırılabilecek tek kurum ise şeyhlerin katılımıyla oluşturulan fakat yürütme gücüne sahip olmayan, tavsiye niteliğinde kararlar alan “mele” adlı kurumdur.
Bazı bölgelerde kentleşme olsa da toplumun büyük bölümü göçebedir. Yemen bölgesi dışında bütün yarımadanın tarıma elverişsiz vadiler, çorak topraklar ve çöllerden oluşması Arapların göçebe bir yaşam sürmesinin ve çoğunlukla ticaretle uğraşmalarının nedenidir. Kentleşmenin son derece az olduğu dönemde bilgi ise hemen tümüyle bu göçebe yaşantısının zorluklarından doğan deney, gelenek ve yöntemlerin geliştirdiği bilgilerden ibarettir.
Diğer bölgelerde kurulan devletlerin kültür ve uygarlıklarının Hicaz’ı hiç etkilemediği iddia edilemezse de coğrafi koşullardan dolayı oldukça az etkilemiş, bedevi kültürü kendi dünyasını dışarıdan gelen etkilere daima kapalı tutmuştur. Bu yüzden İslamiyet öncesi Hicaz’da -zengin bir şiir dili olmasına rağmen- yüksek bir kültür varlığından söz edilemez. Bu kültürden faydalananlar ise çoğunlukla din adamları, tüccarlar ve imtiyazlı kişilerdir. Okuma yazma da, hemen hemen sadece ticaretle uğraşanların veya nüfuzlu ve soylu kişilerin bildiği bir şeydi. Geri kalan halkın neredeyse tamamı tümüyle cahildi. İslamiyet’in doğuşu sırasında Peygamberin, Bedir Savaş’ında tutsak olan Mekkelilerden her birinin, on Medineli gence yazı öğretmesini kurtuluş şartı sayması bu gerçeği açıkça belirtir.
Okuma yazma oranı yok denecek kadar az olsa da, Cahiliye dönemi Araplarının bilgi ve deneyimlerini belli alanlarda aktardıkları bir sözlü birikim oluşturdukları söylenebilir. Soy ilmi, efsanelerle karışık bir tarih geleneği, su ve hava durumları ile kendileri ve hayvanlarının sağlıkları ile ilgili kehanetler, iz sürme yeteneği, “Cahiliye dönemi bilimleri” arasında gösterilebilir.
İlgili resim

Öç Alma Geleneği ve Kan Davası

Bir siyasi birliğin olmadığı, topluma kabile asabiyetinin egemen olduğu bu dönemde kabileler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi nedenlerden sık sık savaşlar yaşanırdı. Toplum yaşamını düzenleyen hukuksal kurallar değil, “sünnet” yani atalardan gelen örf ve adetlerdir. Bu kurallara uymayanlar kabileden ihraç edilirdi ki, kabileden ihraç edilmek kan bağının kalkması anlamına geldiğinden can güvenliğinin yitirilmesi ile eş anlamlıydı. Çöl yasalarına göre zayıfı yakalayıp tutsak almak bir haktır. Böyle bir kimsenin bir kabileye sığınmaksızın çölde yaşaması da bu nedenle olası değildir.
Kabileleri birbirine kenetleyen ve aralarında kalıcı bir bağ kuran yalnızca kan ilişkisiydi. Güçlü bir kabileye mensup olmak, başka kabilelere karşı övünme vesilesi oluyordu. Evlenmelerde bile kabile ve aile seviyelerinin eşit olmasına dikkat edilir, aşağı kabile mensubu olmak utanç sayılırdı. Bütün bunlar kabilenin gücünü kanıtlamak ve adını onurlandırmak için Arapların fırsat bulunca basit nedenlerden dolayı adam öldürmesine, çapulculuk yapmalarına neden oluyordu.
Kabileden birisi yaralandığında ya da öldürüldüğünde bu hırsıza ya da katile karşı kabileler haklarını kendileri aramak zorundaydı. Çünkü aile topluluğunun oluşturduğu gruplar arasında devlet otoritesine benzer bir kurum yoktu ve kolektif sorumluluk anlayışının bir gereğiydi. Bir aşiret ya da klanın oturduğu yerde, bilinmeyen biri tarafından öldürülmüş birisi bulunduğu ve bu klana bağlı kişilerin birinden şüphe edildiği zaman, bütün klan öç alınması için yemin ederdi. Öldürme olayının öcünü almak öncelikle öldürülenin en yakın mirasçısının ödevidir ama öç almak aynı zamanda kabileyi oluşturan bütün bireylerin bir borcudur.
Kan davası kuralına göre, bir kişinin işlediği cürümden bütün soyu sorumlu olurdu. Zaten çok zaman katil, kendi klanı tarafından korunduğundan, dökülen kanın öcünü alma, çoğu kez kuşaklar boyu süren ve yeniden bir sürü insanın öldürüldüğü kanlı savaşlara, çarpışmalara neden olurdu.  Bu savaşlar Kabe’ye saygılarını göstermek için, Kabe ziyareti ve umre sırasında yılda dört ay durdurulurdu. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarından oluşan bu aylara Eşhuru’l Hurum yani Haram Aylar denilirdi. Yine de bu aylar da bazen anlaşmazlıklar sonucu savaş çıktığı olurdu. Cahiliye döneminde Arapların yaptığı bu savaşlara Ficar Savaşları adı verilirdi.
Öç alma şüphesiz diyet olarak deve vermekle de durdurulabilirdi. Ne var ki Cahiliye dönemi aynı zamanda,  kahramanların mezarları başında deve kurban eden Arapların kahramanlıklarıyla övündükleri bir dönemdir. Bu nedenle anlaşmak bir şerefsizlik olarak görülür, katili kendileri öldürmeyi tercih ederlerdi. Çünkü bedevinin bütün işlerini düzenleyen yüksek şeref duygusu, onun ahlak prensibinin temelini teşkil ederdi.
Araplarda aile toplulukları arasında çıkan kan davaları müthiş kavgaların ortaya çıkmasına sebep olmuş, bu yüzden de diyet müessesesi doğmuştur. İslamiyet geldiğinde öç alma geleneği yüzünden Araplarda her gün yaşanan cinayetler gayet sıradan olaylardan biriydi.
İlgili resim

Cahiliye Döneminde Kadın

Ebu Süfyan’ın karısı Hind binti Utbe gibi tanınmış kabilelerden birine mensup olmadıkça, ya da Hz. Peygamber’in eşi gibi zenginleşip toplumda kendine yer edinmedikçe Cahiliye döneminde kadın haklarından söz etmek olanaksızdı. Orta ve aşağı tabakadaki kabilelerin kadınları daha doğuştan ikinci sınıf insan muamelesine uğruyordu. Bir kişi erkek çocuğu olduğunda sevinip şenlik düzenlerken, kız çocuğu doğduğunda utanır, suç işlemiş gibi pişmanlık duyardı. Özellikle aşağı tabakalarda kadının, kocasının gözündeki değeri, sahip olduğu bir eşyadan daha fazla değildi. Bu dönemde Arap erkeği, aybaşı gören kadınla aynı odada oturmaz, onunla yemek yemez hatta kadın geçici olarak evden kovulurdu. Evliliklerin temel amacı da sevgiden daha çok, ailedeki erkek evlat sayısını çoğaltmak, böylece düşmanlara karşı daha güçlü olabilmekti.
Cahiliye döneminde gerçekleşen evliliklerde kadınla erkeği birbirine bağlayan nikâhın dini bir özelliği olmadığından kadın ancak erkeğine bir çocuk verdikten sonra aileden birisi olarak kabul edilirdi. Bu nedenle bir kadın çocuk doğurmadan öldüğünde aile bireyi sayılmadığından başsağlığı için o aileye kimse gelmezdi. Kadınların iyi çocuk doğuranlarına ise büyük önem verirler ve şiirlerinde onlara işaret ederlerdi. Bunu, Lebid’in uzunca bir şiirindeki “Biz dört oğlan anasının çocuklarıyız” mısraındaki övünmesinde görebilmekteyiz. Çocuksuz kadın, diyet vermeye mahkum edilirse, aile bireyi olmadığından bu diyeti kocası yerine ailesi ödemek zorundaydı.
Evlilik dönemine gelen bir kızın eşini seçmek konusunda da en ufak söz hakkı yoktu. Babalar kızlarının yerine karar verir, onun isteğine aldırmaksızın, taliplinin yaşlı ya da kötü huylu oluşuna bakmaksızın kızını istediği erkeğe verirdi. Burada temel ölçüt taliplinin serveti ya da kabilesinin toplumdaki konumuydu. Evlenecek erkeğin babası ya da yakın akrabası kızın babasına gider kızını isterdi ki buna “hıtbe” denirdi. Uzlaşılır ve kız verilirse bir mehir belirlenir, bundan sonra evlenme gerçekleşirdi.
Arapların öz anneleri, kızları, halaları ve teyzeleriyle evlenmeleri yasaktı ama üvey anneleriyle evlenmeleri yasak değildi. Üstelik üvey annesi istemese bile! Miras hırsıyla yapılan bu çok çirkin evliliklere sık rastlanırdı. Üvey anne öldüğünde, evin en büyük oğlu analığı ile evlenebilirdi. Evlenmek istemezse ya mehir karşılığı başkasına verebilirdi, ya da diğer kardeşleri analıklarını nikâhlayabilirlerdi. Kadının tek şansı elini çabuk tutarak ailesinin yanına kaçabilmesiydi. Ve yine bu dönemin adeti olarak bir kadının kızı ile beraber aynı şahıs tarafından nikâhlanabilmesinde de sakınca görülmüyordu.
Boşanan bir kadının yeniden evlenmesi de oldukça zordu. Karısının bir başkasıyla evlenmesine engel olmak isteyen erkek, “iddet süresi” (evliliği biten kadının yeniden evlenebilmesi için gereken süre) tamamlanacağı sırada onunla tekrar evlenip ardından tekrar boşardı. İddet süresi yeniden başlayacağı için kadın bir yıl daha evlenemezdi. Kocanın ölümünden sonra ise kadınlar tam bir yıl yas tutarlar ve iddete girerlerdi. Ölen kocanın mirasından da en ufak pay alamazlardı.
Kadınları aşağılayan bir diğer uygulama da istibda idi. Soy ve kabilenin oldukça önemli olduğu Arap toplumunda erkekler, soylu bir çocuk sahibi olmak istediklerinde karılarını soylu kabilelerin erkekleri ile cinsel ilişki kurmaya gönderir, doğan çocuğu kendi nesebine alırdı.
Kentlerde yaşayan cariyelerin durumu ise çok daha kötüydü. Cariyeler bir mal gibi alıp satılabilir, ya da sahipleri onları fuhşa sevk eder, bu yolla kazandıkları paraları ellerinden alırlardı. Kadının namusuna saygı çölde şehirdekinden daha çoktu.
Yaygın olmamakla birlikte Araplarda kız çocuklarını diri diri gömme adeti de vardı. Bunun nedeni kızlarının bir gün istemedikleri bir kimse ile evlenerek ailenin onurunu lekeleyebilecekleri korkusu, geçim kaygısı ya da kız çocuklarının büyütülmeye değer görülmemesiydi. Göçebe Araplar, yaşamasını istedikleri kızlarına çoğunlukla deve ya da koyun güttürürlerdi. Öldürmek istedikleri kızlarını ise doğar doğmaz kum çukuruna gömerler veya altı yaşına geldiğinde ona güzel giysiler giydirip çölde önceden hazırladıkları çukura atıp üstüne kum örterlerdi.
İlgili resim

Toplumsal Sınıflar

Cahiliye çağında Arap toplumu özgürler, esirler ve mevali olmak üzere üç sınıfa bölünmüştü. Özgür olanlar aile topluluğunun veya kabilenin ortak adını taşıyan, aynı haklara sahip kimselerdi. Bunlar birlikte göç eder, savaşlara gider, her konuda ortak ve eşit bir yaşantı sürerlerdi.
Esirler, kölelerle cariyelerden oluşurdu. Köleler veya cariyeler, ya savaşlarda yakalanır ya da tutsak pazarlarından satın alınırlardı. Cahiliye çağında köle ve cariyeler, mal ve eşya gibi alınıp satılır, miras yoluyla bir kimseden ötekine geçer, hediye edilir veya gelin mehri olarak verilirdi. Köle ve cariyelerin işledikleri suçların cezaları, özgür insanlara verilen cezalarının yarısı kadardı. Cariyelerden doğan çocuklar da köle veya cariye sayılırdı: ancak bu çocuklar arasında zeki ve üstün yetenekli olanlarını, babaları isterlerse, kendi evlatları arasına alabilirdi.
Köle veya cariyelere genelde son derece merhametsizce davranılır, kendileri hayvanlardan daha aşağı tutulurdu. Bir köle veya cariye sahibi onları istediği gibi, kayıtsız şartsız her türlü muameleye tâbi tutabilirdi. İsterse onu öldürünceye kadar dövebilir, elini, kulağını, burnunu keser, gözünü çıkarır, hatta öldürürdü. Bundan dolayı da hiç kimseye sorumlu olmazdı
Mevali ise köle ile özgürler arasında orta bir sınıftı. Genel olarak azat edilmiş köleler veya cariyelerden oluşurdu. Herhangi bir köle azat edildiğinde o kabilenin bir üyesi kabul edilir, akraba niteliğini kazanırdı. Mevaliler köleler gibi alınıp satılamazdı ama özgür bir kız veya kadınla da evlenemezdi.
İlgili resim

Puta Tapıcılık

Araplar Hz. İbrahim döneminde tek tanrı inancına sahipti. Hz. İbrahim’in bildirdiği tek Tanrı inancının temellerinden biri de Kabe’yi tavaf etmek yani çevresini dolaşmaktı. Araplar bu nedenle tarihin bütün dönemlerinde Kabe’ye saygı göstermişlerdi. Diğer bir neden ise hac döneminde Kabe’nin kentin ticari yaşantısını canlandırmasıydı.
Mekke’de hac görevini yerine getirenler, Kabe’ye olan saygıları nedeniyle oradaki taşlardan bir tane alıp götürür, gittikleri bölgede bir yere koyar, Kabe’nin çevresini dolaştıkları gibi bu taşın çevresini de dalaşırlardı. Böylece zamanla hoşlarına giden ya da beğendikleri başka taşlara tapma yani puta tapıcılık Arapların arasında hızla yaygınlaştı, kutsal sayılan Kabe’nin içi yine kutsal saydıkları putlar ile dolduruldu.
Araplar, kendilerini çevreleyen doğanın, insanlarınkine üstün, fakat özel yollarla kendi çıkarlarına kullanılabilen kuvvetlerle dolu olduğuna inanıyorlardı. Bu kuvvetler cinlerdi ve onlar bu cinleri Tanrının kızları sayıyorlardı. Onlar, cinlerin iyilik ya da kötülük yapabildiklerine inanırlardı; bu nedenle de onların sevgisini kazanmak, onlara saygı göstermek, putlarına tapmak gerekirdi.
Her cinin belirli bir yeri olduğu ve kayaları, ağaçları ve putların içini mesken tuttukları kabul edilirdi. Her kabilenin veya birkaç kabile topluluğunun özel bir cini, bir kayası, bir ağacı veya bir putu bulunup, bunun yakınında belli bir topluluk oturur ve dinî ödevi yerine getirirdi. Temelini kurban kesmenin oluşturduğu bir ayin yoluyla putlar, kendilerine tapanların kabilesi ile bir kan akrabalığına dahil olurlar ve böylece de bu kabilenin koruyucusu olurlardı. Yani Araplar putları Tanrı olarak değil, Tanrıya yaklaşma, dua ve isteklerini ona ulaştırma aracı olarak kabul ediyorlardı.
Her kabile kendi özel putuna tapar ancak, başka kabilelerin Tanrılarının da kendi bölgelerindeki kudretini tanırdı. Yüce putların yerleri değişmez; onlar burada, kabile göç ettiği zaman, onların yerine gelenler tarafından da aynı saygı ile sayılırlar.
Bunun dışında her aile bir put edinip onu kendi evine koyup dualarında aracı olarak kullanıyorlardı. O aileden bir kişi yola çıkacağı zaman hayvanına binmeden önce evindeki bu puta elini yüzünü sürer, bu onun yola çıkmadan son yaptığı iş olurdu. Yolculuktan döndüğünde yine o puta elini yüzünü sürerdi ki, bu iş de ailesini görmeden yaptığı ilk iş olurdu. Zor kararlar verilmesinin gerektiği durumlarda putlara danışılırdı. Putlara danışma çoğunlukla put önünde fal okları çekmek yöntemiyle gerçekleşirdi. “Evet” ya da “Hayır” okundan birinin çıkması ile yapılacak işe karar verilirdi.
Araplara göre putların içindeki cinler kahinlerle konuşur ve kahinlere, gökte neler olup biterse haber verirlerdi. Her kahin, kendine sorulan her şeyi çözmeye çalışmakta idiyse de bazen özel bir uzmanlığı bulunurdu. Kahinlerin her şeyi bildikleri düşündüklerinden fal oklarının yön göstericiliği gibi onlara da danışırlardı. Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onların aracılığına ve verecekleri kararlara önem verirler, hastalıklarında tavsiyelerine uyarlardı. Bunlardan başka, içinden çıkamadıkları konularda onların fikirlerini sorarlar, düş gördüklerinde onlara yordururlar, gelecekte başlarına ne geleceğini onlardan öğrenmek isterlerdi.
Yine de Arapların putlara olan saygılarının tam olduğu söylenemez. İşlerine geldiği ve duaları tesadüfen isteklerine uygun düştüğü zaman sevinseler de, ters düştüğü zaman putlara hakaret ettikleri, hatta küfrettikleri de olurdu. Birçok kez de çıkarları ya da durum neyi gerektiriyorsa öyle davranırlardı. Örneğin Beni Hanife kabilesinin kıtlık zamanında hurma ve sütten yapılmış putlarını yedikleri gibi.
İlgili resim

Geleneksel Arap Konukseverliği

Elbette Cahiliye dönemi Arap toplumu tamamıyla kötü hasletlere sahip değildi. Özellikle konukseverlikleri, her araştırmacının dikkatini çekecek ölçüdedir.
Cahiliye dönemindeki Arap toplumunun özelliklerini ve yaşam biçimlerini inceleyenler, yoksulluğun onları devamlı tehdit ettiğini görür. Yağmur pek az yağar. Yer kurak, bitkiler yok denecek kadar azdır. Zaman zaman açlıkla karşı karşıya kalmayan Arap sayısı pek azdır. Bu durum güçlü iken aciz, zengin iken fakir olma korkusu ile gücü yetenleri servet elde edebilmek için zorluklara katlanmaya sevk ediyordu. Hatem et-Tai’nin annesi, oğlunun cömertliğinin nedenini şu sözleri ile anlatır: “Senin başın için yemin ederim ki, eskiden açlık beni öyle bir hırpaladı ki, yaşadığım müddetçe hiç bir aç insanı geri çevirmemeye yemin ettim.”
İşte bu düşüncenin ışığında, Arap tarihi cömertlik ve ihsanın çeşitli örnekleri ile doludur. Araplarda mal gaye değil, araçtı. Mal, onların sıkıntıda olanları kurtarmak, muhtaçlara yardım etmek ve bunun gibi kutlu gayeleri gerçekleştirmek için bir araç idi.
Geniş, suskun çöl geceleri köyleri ve su kaynaklarını yutardı. Geceleyin yolculuk yapanların, yollarını kaybetmeleri işten bile değildi. Yolunu kaybedenlerin yollarını bulmaları için, yüksek yerlerde ateşler yakmak Arapların geleneği idi. Ateş, Araplar arasında ziyafete daveti temsil ederdi. Hatem, yaktığı ateşlerin misafir çekmesini çok isterdi. Onun için kölelerine ateşi alevlendirmeye devam etmelerini, onu sürekli odun ve çalılarla beslemelerini emrederdi. Bunu, misafirin ateşe gelmesi umuduyla yapar, kölesine de, eğer ateşi görüp de bir konuk gelirse ona özgürlüğünü bağışlamayı vadederdi:
Ey hizmetçim! Ateş yak; çünkü gece soğuk, rüzgar serttir. Umulur ki ateşini geçen birisi görür. Eğer yaktığın ateş bir konuk getirirse sen özgürsün.
Bir diğer adetlerine göre de, yolcu yolunu şaşırır da ateş göremezse köpek gibi ulur, köpekler de ona cevap verir böylece kabilenin bulunduğu yeri bulmuş olurdu. Bu kabile gelen misafirlere ikram için koyun keser, köpeğin payı da unutulmazdı. Misafir sahibi, gelen konukla çok sevinir, onu konaklatır ve güler yüzle karşılardı. Misafiri kendi çocuklarının yerine koyardı.
Çölde yaşayan Araplar, yardım sahasında en gelişmiş toplumların özendikleri dereceye çıkmışlardı. Onlara göre, vermek asil bir huydu. Araplar, bir görevi yerine getirmek veya yasaya uymak zorunda oldukları için cömertlik yapmıyordu. Onlar, sadece canı istediği ve kendisine zevk verdiği için son derece cömertti. Bu cömertlik İslamiyet’in gelişi ile de sürecekti.
Cahiliye Döneminde Arap Toplumu ile ilgili görsel sonucu

Şiire ve Şaire Verilen Önem

Şiir, Arapların büyük değer verdikleri bir sanat dalıdır. Bugünün insanlarının büyük bir şarkıcının veya meşhur ses sanatçısının etrafında toplandıkları gibi Araplar da şairlerin çevresinde toplanıp okudukları kasideleri dinlerlerdi. Ukaz, Micenne ve Zu’l-Mecaz gibi ünlü panayırlar vardı. Araplar alış-veriş için buralarda toplanırlar, şairler de yeni şiirlerini sunmak için panayırları fırsat olarak değerlendirirlerdi. Şair şiirini okurken kabilesi de etrafında durur, ona tezahürat yaparak gayrete getirir ve onunla iftihar ederdi. Panayırlarda en iyi kasideler seçilerek, bir deve derisine yazılır ve mabutlardan uzak olmaması için Kabe’ye asılırdı. Ukaz panayırı, şiir sahasında panayırların en tanınmışı idi. Araplar arasında şairin konumu gerçekten yüce idi. İnsanların nezdinde en üstün mertebede şairler bulunurdu. Bir kabileden adını duyuran bir şair  çıktığı zaman diğer kabilelerden konuklar bu kabileyi kutlamaya gelirlerdi. Şairin kabilesi buna sevinir, kurbanlar keser, halka yemek ikram ederdi. Kabilenin kadınları da çalgı çalarlar, dans ederler ve şarkı söylerlerdi. Çünkü şair kabilesini şiiri ve diliyle bir süvarinin kılıç ve harbesiyle savunmasından çok daha iyi savunurdu. Aynı zamanda şair olayları şiiriyle tescil eder, diğer kabilelerin şairleri şiirleriyle kabilesine sataştığı zaman onlara yanıt verirdi.
Araplar arasında şiir ve şairlerin etkisi büyüktü. Çünkü şair önemsiz birini övünce değerini yüceltir, şerefli birini eleştirdiğinde itibarını azaltırdı. Şairler kabilesi için övünç kaynağı olduğu gibi aynı zamanda korkulan kimselerdir. Zira sıradan bir insanın elde etmesi olanaksız olan bir ilme vakıf olduğu düşünülen şairlerin gözle görülmeyen bir takım kuvvetlerle irtibat halinde olduğu düşünülürdü. Bunun sonucunda bir takım beddualarla düşman üzerine belâ ve kötülükler yağdırabilirdi.
Arap şirini okuyan, onda Arapların yaşamını, çölü, çadırı eğ­lence yerleri ve su kaynakları ile gayet açık olarak bulur. Arap büyüklerinin sözleri, iyi evlat yetiştiren kadınlar, iyi cins atlar, kılıç tasvirleri hep Arap şiirindedir. Araplar arasında meydana gelen olayların tarihi, belli-başlı savaşlar, Arap adet ve ahlakı yine Arap şiirinde yer alır.
Cahiliye dönemi


Hac Kervanı

İSLAM ÖNCESİ ARAP TOPLUMUNDA SOSYAL DURUM

Toplumsal Yapı

Arap yarımadası üzerindeki sosyal hayatın şekillenmesinde, hiç şüphe yok ki bölgenin içinde bulunduğu coğrafi ortamın ve iklim özelliklerinin önemli bir etkisi olmuştur. Nitekim vahalarda yaşayan yerleşiklerle (hadari), kırsal kesimde yaşayan göçebeler (bedevi), Cahiliye dönemi Arap toplumunun belli başlı iki temel unsurunu oluşturmuştur. Bölgedeki iki farklı hayat tarzını yansıtan bu tasnif, aynı zamanda yarımadanın birbirinden farklı coğrafi ve iklim özelliklerini de ön plana çıkarmaktadır. Zira bedevilik oldukça kısıtlı imkanlarla yaşayan ve coğrafi ve iklim özellikleri bakımından çok daha nasipsiz bir bölge olan Kuzey ve Orta Arabistan’ın hakim hayat biçimi iken, hadarilik, yaşam imkanlarının çok daha çeşitlendiği güneyin hayat tarzını temsil etmiştir. Hatta Arap toplumu içindeki bu ayrıma ilk defa Kur’ân-ı Kerim dikkat çekmiş ve yarımadanın köy ve şehirlerinde yaşayanlar “arab”, çölde göçebe olarak yaşayanlarsa “a’rab: bedevi” olarak anılmıştır.
Araplar her ne kadar hayat tarzı bakımından bedevi ve yerleşik olarak tasnif edilseler de mensup oldukları kol itibariyle de iki ana grupta ele alınırlar. "Arab-ı Baide" olarak isimlendirilen birinci kol, İslam'dan önceki asırlarda yaşamış olup, nesilleri tükenmiş ve diğer kabilelere karışarak isimleri unutulmuş olan Arap kabileleridir. "Arab-ı Bakıye" olarak isimlendirilen ve İslam'ın doğuşu sırasında hâlâ soyları devam eden ve yarımada halkını teşkil eden ikinci kol ise, kendi içinde iki ana gruba ayrılmıştır. Bunlardan ilki, "Arab-ı Âribe" denen Yemen asıllı Kahtani kabileleri olup, insanlığın ikinci babası sayılan Hz. Nuh'un oğlu Sam'ın soyundan gelmektedirler. Arim seli sonucu ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve zorunlu bir göç gerçekleştiren bu kabilelerden Huzaa Mekke'ye, Evs ve Hazrec ise Medine'ye gitmiş ve oranın yerleşik halklarını oluşturmuşlardır. Yine bu kabilelerden Suriye'ye gidenler Gassaniler Devleti'ni, Irak'a gidenler ise Hireliler Devleti'ni kurmuşlardır. "Arab-ı Âribe'nin ikinci kolu olan Arab-ı Müstaribe'ye gelince, soy olarak Hz. İsmail'e ulaşmakta olup, Hicaz ve Necd halkı ile Arap yarımadası ortalarında yaşayan ve iki kıtaya da komşu olan yerlerin halkını tanımlamıştır. Babası İbrahim tarafından Mekke'ye getirilen ve Kahtaniler'den Cürhüm kabilesine mensup bir kadınla evlenen Hz. İsmail'in neslini kapsayan bu kol, Hz. Peygamber'in atası Adnan'a nispetle "Adnaniler" diye isimlendirildiği gibi, Mudariler, Meaddiler, Nizariler gibi adlarla da anılmıştır. En büyük kollarından biri Hz. Peygamber'in mensubu olduğu Kureyş kabilesi olan bu boya mensup kabilelerin çoğu, Mekke ve çevresinde yoğunlaşmış olup, bölgenin hakim toplumsal kesimini oluşturmuştur.

Bedevilik 


Image













Hayat tarzı bakımından hadari ve bedevi şeklinde tasnif ettiğimiz Arap toplumunun büyük çoğunluğunu, deve veya keçi kılından yapılmış çadırlarda göçebe olarak yaşayan bedeviler oluştururken, geriye kalan kısmını da hadariler dediğimiz köy, kasaba ve şehirlerde kerpiçten yapılmış evlerde yaşayan yerleşikler oluşturmaktaydı. İslamiyet’in ortaya çıktığı bölgenin Orta ve Kuzey Arabistan olduğu dikkate alındığında, çöl ikliminin hüküm sürdüğü bu bölgedeki hakim yaşam tarzını, “göçebe deve çobanlığına dayalı bedevilik” şeklinde tanımlamak uygun olur. Tarihin çok eski zamanlarında Araplar tarafından ehlileştirildiği bilinen ve açlık ve susuzluğa karşı gösterdiği dirençle çöl ikliminin vazgeçilmez vasıtası haline gelen develer, zamanla bu coğrafya insanının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Öyle ki 57 derece sıcaklıkta 17 gün hiç su almadan 200 kilo kadar yük taşıyabilen olağanüstü hayvanlardır develer. İklim şartlarına bağlı olarak daimî bir göçün yaşandığı bedevi yaşamında, dişi develerden oluşan bir sürü, çok büyük bir servet anlamına gelmektedir. "Bir hafta kendilerine yetecek yiyeceği saklamaya uygun karınları, yiyecek deposu olarak işlev gören yağ hörgüçleri; kum fırtınalarına karşı özel perdelerle donatılmış burunları, çift sıra kirpikli gözleri, içi tüylü kulakları; dikenli bitkileri yemeye uygun ağız yapıları ve bunları hazmedebilen sindirim sistemleri; aşırı sıcağa ve soğuğa dayanma kabiliyetleri ve bir defada 60 litre su içerek bu suyu vücutlarının her yerine hızlı bir şekilde dağıtabilmeleri" gibi özelliklerinin yanı sıra, "fırtınalarda yer değiştiren kum tepelerine rağmen yolunu şaşırmayan güçlü hafızaları" ile develerin, söz konusu coğrafya için yaratıldığından kimsenin şüphesi olamaz. Arapçada deve ile ilgili kelimelerin bir kitap hacmine ulaşacak kadar çok olması, keza Cahiliye şiirinin ana konularından birini develerin teşkil etmesi, onların Arap toplumunda edindiği yeri göstermektedir. Çölde haftalar süren uzun yolculuklarda vücutlarından su temin edilebilen bu hayvanlar, eski dünyada kıtalararası ticarette oynadıkları rolle, medeniyetin gelişmesine de önemli bir katkıda bulunmuşlardır.
Ani baskınlarda veya komşu kabilelerin çadırlarının ziyareti sırasında at tercih edilse de, develer hiç şüphesiz Cahiliye dönemi Arap toplumunun en yaygın binek hayvanları olmuştur. Develerin, yük ve binek hayvanı olarak kullanılmaları dışında, et, süt, deri, gübre, yün ve gölgelerinden de istifade edilmiştir.
İslam öncesi Arabistan’ını en iyi tanımlayabilecek 3 şey, çöldeve ve bedevidir. Çölün kendine has ağır şartlarını, deve gibi mucizevi bir hayvanla kolaylaştırmış olan bedeviler, genellikle deve yününden yapılmış çadırlarda yaşamaktaydı. Taşınması kolay ve pratik olarak toplanabilen çadırları tercih eden bedeviler, çadırlarında ayrıca silahlarını, kendilerine ve hayvanlarına ait yiyecekleri, kaplarını ve koşum aletlerini de muhafaza etmekteydi. Çadırların kurulup toplanmaları ile tamir işleri kadınlar tarafından yapılmaktaydı.
Image






Yağmurların düşmeye başladığı ilkbahar mevsiminin gelmesiyle yeşillenmiş bölgelere hücum eden bedevi Araplar, hayvanları için uygun mera haline gelmiş bu alanları hemen yaşam alanına çevirirlerdi. Birkaç hafta içinde otları tükenecek olan bu geçici meralardan azami derecede istifade ederler; bir anlamda çok geçmeden gelecek kurak ve kıtlık dolu günler için depolama yaparlardı. Esasında bedeviler devamlı göç halinde olsalar da her kabilenin kendine ait bir merası mevcuttu. Fırtınaların ve yağmurun ne zaman gerçekleşeceğini bilmeye yarayan “ilmü’l-enva” sayesinde geçici meraların yerlerini tayin edebilen bedeviler, bu meralardaki otların tükenmesinden sonra asıl meralarına dönerlerdi.
Sefil denebilecek kıt kanaat şartlarda yaşayan ve ancak zorunlu ihtiyaçlarını temin derdinde olan bedevilerin temel besin kaynakları hurma ve süt idi. Av hayvanları istisna edilecek olursa bedeviler eti, ancak özel misafirleri veya şenlikleri için hayvan kestikleri zamanlarda yiyebilirlerdi. Avlanmaya düşkünlükleri ile bilinen bedevilerin avladıkları hayvanlar arasında, dağ keçisi, yaban sığırı, ceylan, yaban eşeği, tavşan, keklik, deve kuşu ve kertenkele yer almaktaydı. Pişirilerek yenen veya hurma ile karıştırılmak suretiyle ezmesi yapılan çekirge de bedevi sofralarında yer almaktaydı.
Çöl hayatının neden olduğu olumsuz iktisadi ve sosyal şartlar, bedevi kabileler arasında genellikle su ve otlak yüzünden sık sık çatışmaların yaşanmasına neden olmaktaydı. Nitekim Orta Arabistan’ın İslam öncesi tarihinde, “Eyyamü’l-Arab” denen ve geleneklerle kurulmuş kanun ve kuralları bulunan kabile içi savaşlar önemli bir yer tutmuştur. Bazen yıllarca devam eden bu savaşların en meşhurları arasında Besûs, Dâhis ve Ficâr zikredilebilir. Karşılıklı olarak pusuların kurulup, sürülerin ve kadınların çalınıp gasp edildiği bu savaşlarda, cana kıymamak şartıyla baskın vermek ve mal almak meşru sayılıyordu. Düşman kabileye karşı yeterli gücün oluşturulamaması halinde, yandaş kabileler aranıyor ve sonuçta bir kabilenin tümüyle yok olması sağlanıyordu. Hızlı büyüyen ailelerin kısa zamanda büyük bir kabile haline gelmesi de o kabile ile komşu kabileler arasında çatışma nedeni olabiliyor; buna bağlı olarak da bölgede sık sık kabile göçleri yaşanıyordu.
Bedeviler her ne kadar Cahiliye dönemi Arap toplumunun belkemiğini oluştursa da, bölgeden geçen ticaret kervanlarının hareketlendirdiği muhtelif menziller üzerindeki vaha ve vadilere yerleşmiş yarı göçebe unsurla, Arap yarımadasının kıyı sakinlerine yerleşmiş yerleşik topluluklar da Arap yarımadasının toplumsal hayatının önemli halkalarını teşkil etmişlerdir. Ancak bütün bu kesimleri birbirinden kesin hatlarla ayırmamak gerekir. Zira yarı göçebe bir hayat tarzına sahip olup zaman içinde yerleşik hayata geçenler olduğu gibi, bir zamanlar bedevi olan bazı şehir sakinlerinin de göçebeliğe dönüş yaptıkları bilinmektedir.
Bu bakımdan bütün toplumlarda olduğu gibi İslam öncesi Arap toplumunda da nüfusun bütün unsurları, iç içe ve ortak paydalarda yaşamaktaydı. Zira bu kesimlerin birbirlerine ihtiyaçları vardı. Çölün ortasında tek başına kalmış vaha toplulukları himayelerini, binek hayvanlarının hızından kaynaklanan askerî bir üstünlükleri olan bedevilere teslim ederken, bedeviler de muhtelif ihtiyaçlarını bölgedeki yerleşiklerden sağlamaktaydı. Bir anlamda göçebeler yerleşiklerin hurmasını yerken, yerleşikler de bedevilerin deve sütünü içmekteydi.
Ancak Kuzey ve Orta Arabistan bölgelerine nispetle Güney Arabistan’ın çok daha gelişmiş ve şehirleşmiş bir yapı arz ettiğini söylemek mümkündür. Bunda bölgenin gerek tarım, gerekse ticaret imkanları bakımından taşıdığı avantajın önemli bir etkisi olmuştur. Her ne kadar İslâm’ın bölgede ortaya çıktığı ilk dönemlerde Hicaz vahaları, Güney Arabistan ile Akdeniz dünyası arasındaki ilişkileri düzenleyen kervan merkezleri olmaları nedeniyle faal bir ticaret ekonomisine sahip olmuşlarsa da, bu durum Güney Arabistan'ın bölgede oynadığı rolle kıyaslanamaz. Öyle ki Aden limanı ve Kızıldeniz’in Babülmendeb girişi sayesinde Güney Arabistan, söz konusu dönemde Akdeniz ile Uzakdoğu arasındaki ticaretin en önemli kavşak noktalarından biri olarak faaliyet göstermiştir. Göçebelere nispetle daha yüksek bir hayat seviyesine sahip olan sahil bölge halklarının başlıca geçim kaynaklarını da, ticaret, gemicilik, balıkçılık, inci ve sünger avcılığı ile sınırlı miktarda tarım oluşturmuştur.
Image

Geçim Kaynakları

Arap yarımadasında ekonomik hayat, iklim şartları ve toplumsal yapıya bağlı olarak değişmekle birlikte, umumi olarak hayvancılık, tarım ve ticarete dayanmaktaydı. Hakim sınıfı oluşturan bedevîler, çiftçilik, sanat ve zanaat alanındaki faaliyetleri hakir görüp, geçimlerini büyük ölçüde hayvancılık, avcılık ve ticaret gibi yollardan temin ederlerken, yerleşikler daha ziyade tarım ve ticarete dayalı bir hayat sürdürmekteydi. Üç tarafından denizlerle kaplı olmasına rağmen, yarımadada balıkçılık oldukça sınırlı bir alanda yapılmaktaydı.
Ana geçim kaynağı hayvancılık olan bedeviler, zorlu hayat şartlarının bir sonucu olarak sık sık komşu şehir ve köylerle bölgeden geçen kervanlara düzenledikleri baskınları da bir geçim aracı olarak görüyorlardı. Tarihin oldukça erken dönemlerinden itibaren ticaret yollarının çölden geçmeye başlaması, bedevi Arapları kervan saldırıları ve onların mallarına el konulması konusunda oldukça ustalaştırmıştı. Yapılan baskınlarda deve ve yiyecek çalmanın yanı sıra çocuk ve kadınlar da kaçırılıyor ve serbest bırakılmaları karşılığında fidye talep ediliyordu.
Zorunlu ihtiyaçlarını mübadele yoluyla şehirlilerden temin eden bedeviler için ticaretin de önemli bir geçim kaynağı olduğunu vurgulamamız gerekir. Zira hububat, hurma, elbise ve kap-kacak gibi temel ihtiyaç maddelerini; yağ, yün, deve ve keçi kılından mamul kumaşlar, halı, deriden imal edilmiş kırba ve tulum, çuval, ip ve hasır gibi ürünleri satmak suretiyle temin ediyorlardı. Bedevîlerin Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde kurulan panayırlara mal götürmek suretiyle girdikleri bu süreç, onları kervan ticaretinde mahir hale getirmiştir. Çok geçmeden bedeviler Hindistan ve Çin’den Yemen ve Kızıldeniz kanalıyla Mısır ve Akdeniz ülkelerine yapılan uluslararası ticarette, hem büyük ticaret kervanlarına deve temin etmişler, hem de kervanların yol güvenliğini sağlayarak onları muhtelif saldırılara karşı korumuşlardır. Mevzilendiği topraklardan geçen yolcu ve ticaret kafilelerine verdikleri kervan muhafızlığı ve kılavuzluğu hizmetlerinin bedevilere kazandırdığı bedel, iktisadi bir rahatlama olmuştur.
Bedevilerin dolaylı yoldan katıldığı bu ticarette, Mekke'nin yerleşik halkını oluşturan şehirli sınıfın aktif bir şekilde yer aldığını görürüz. En önemli ticaret gelirlerini hac için bölgeye gelen hacı adaylarından sağlayan Mekke halkı, her yıl haram aylarda Taif yakınında kurulan büyük panayırlara büyük rağbet gösterir; hurma ağaçlarının gölgesinde kurulan çadırlarda ticaretin yanı sıra birçok etkinlik gerçekleştirirdi. Diğer yandan her yıl ticaret maksadıyla kışın Yemen'e, yazın da Şam'a düzenlenen ticari seferlere katılarak, Yemen - Şam hattında önemli bir bağlantı noktası olan Mekke'nin ticari canlılığına katkıda bulunurlardı.

Siyasi ve İdari Yapı

Image















Mekke'nin yegâne hükümet teşkilatı, muhtelif oymakların başları ve ileri gelenleri tarafından oluşturulan ve "Mele" adıyla bilinen meclis olup, bu meclisin yürütme yetkisi yoktu. Meseleleri müzakere eden Mele'de oy birliği ile alınan kararlar etkili kabul edilir; onun dışında her oymağa bağımsız olma hakkı verilirdi. Basit bir siyasi teşkilatı olan bu yapıda otorite, şeyh, reis, emir, rab, seyyid gibi isimlerle anılan kabile reisinde toplanırdı. Kabilelerin eşit hak sahibi yaşlıları arasından kabile toplantısında seçilen ve zenginlik, şeref gibi özellikleri ile ön plana çıkan kabile reisinin görevi de, hükmetmekten çok hakemlik yapmaktı. Yaptırım gücü olmayan reisin belli başlı sorumlulukları arasında, kabile toplantılarının idaresi, diğer kabilelerle olan ilişkilerde kendi kabilesinin temsili, kabile içi ihtilafların halli, savaş ilanı, savaş sırasında kumandanlık, ganimetlerin taksimi, seyahat ve göç zaman ve vakitlerinin tespiti, kabile fakirlerine yardım edilmesi, anlaşmaların yapılması, misafirlerin ağırlanması, esirlerin kurtarılması, diyetlerin ödenmesi gibi işler yer almaktaydı. Adaletle ilgili durumların hakemlere havale edildiği bedevi sosyal hayatında hakem kararına uymayanlar kabileden atılmaktaydı. Kabilelerin işleri, kabile mensuplarının katıldığı meclislerde halledilmekte olup, bu meclis aynı zamanda reise de müşavirlik etmekteydi. Ceza ve mükafatın yalnızca söz konusu meclis tarafından verildiği bu yapıda, her ne kadar reis başta olmak üzere otorite kabul edilen kimselerin sözüne çok itibar ediliyorsa da herkesin söz hakkı bulunuyordu.
Söz konusu yapı, hiç şüphe yok ki, çölde hayat süren ve çadırlarda yaşayan bedevi Arapların idari geleneğini yansıtmaktadır. Yerleşik bir hayatın hüküm sürdüğü Mekke'deki yapıya gelince, burada çok daha organize olmuş bir yönetim geleneği ile karşılaşmaktayız. Şehrin varlık sebebi sayılan, halkın geçim yollarını oluşturan, bölgenin din anlayışı ile kültür yapısını şekillendiren Kâbe merkezli bir yönetimin tesis edildiği bu yapıda yöneticilik ve hükümet işleri, büyük ölçüde bu mabede yapılan hizmetlerin organize edilmesinden ibaretti. İslam'ın doğduğu yıllarda sayısı onlarla ifade edilen bu görevler, sidane (Kâbe'nin yöneticiliği, kapıcılığı ve perdedarlığı), sikaye (hacılara su bulma ve dağıtma), rifade (fakir hacılara yemek dağıtma), ukab (savaşta bayraktarlık), kıyade (kumandanlık), işnak (borçları ve para cezalarını tespit, ödeme ve ödettirme mercii), kubbe (savaş techizat ve mühimmatının konulduğu çadır), einne (savaş atlarının dizginlenip, sevk ve idaresi), sefaret (elçilik), isar (özellikle yolculuk ve savaş gibi önemli konularda alınacak kararlarda yardımcı olmak üzere şans ve kura yöntemi), hükümet (davalara bakma), mahcere malları (Kâbe'deki putlara bağışlanan para ve mücevheratın idaresi), imare (Kâbe çevresindeki sükûnet ve edebi tesisle görevli birim), nedve ve meşveret (danışma meclisi) gibi hizmet alanlarını içine almaktaydı. Kureyş kabilesinin muhtelif kolları arasında dağıtılan bu görevlerden bazısı çok önemli olmasa da, tüm Kureyş kollarını mutlu etmek ve aradaki rekabet ve kıskançlığı engellemek gayesi ile ihdas edilmişlerdi. Bununla birlikte Kureyş içinde gerçekleşen bu işbölümünün, düzenli bir hizmetin gerçekleşmesi yönünde katkı sağlayacağı ve bölgeye çok sayıda hacı adayını çekeceği de düşünülmüş olmalıdır.

Image





A
ile Kabilenin temelini ailenin teşkil ettiği Arap toplumunda aile yapısı, erkeğin hakimiyeti üzerine oturmakta olup, aile içi akrabalık ilişkileri erkekler yoluyla tesis edilmiştir. Bu bakımdan hem ailenin güçlendirilmesi, hem de kabilenin itibarının artırılması bakımından Arap toplumunda çok sayıda erkek çocuğa sahip olmak oldukça önemli addedilmiştir. Erkekler, fiziki gücün büyük önem taşıdığı zorlu çöl şartlarında, kabilenin en önemli savaşçı unsuru sayılırken ve kadınlar üzerinde mutlak bir üstünlüklerinin olduğu kabul edilirken, kadınlar, toplumsal bir yük olarak görülmüşlerdir. Sosyal itibarı olmayan, miras hakkından mahrum bırakılan, kocasının ölümü halinde dahi çocuğunun velayet hakkını alamayan kadınlar, ancak çocuk dünyaya getirmeleri halinde aileye katılabilme hakkı kazanan ikinci sınıf bireyler olarak algılanmışlardır. Bu bakımdan yeni doğan her kız çocuğu, ailenin değersiz ve yüz kızartıcı bir üyesi olarak muamele görmüş; ölüme mahkum edilmesinde de bir beis görülmemiştir. Kız çocuklarının öldürülmesinde zorlu çöl şartlarının yol açtığı geçim sıkıntısının da etkili olduğu üzerinde durulsa da, kadının hakir görüldüğü ortadadır. Küçümsenen bu rolüne rağmen Arap toplumunda kadının oldukça önemli görevler yüklenmiş olduğu görülecektir. Bedevi erkeklerin savaş ve yağma dışındaki vakitlerinin büyük kısmını, işsiz güçsüz oturarak kadın, aşk ve kahramanlık temalarında konuşarak ya da yakıcı sıcak nedeniyle çadırlarında uyuyarak geçirdikleri bir düzende, bedevi kadınlar bütün bir güne yayılan birçok iş yükü altındaydılar. Çocuğun dünyaya getirilip yetiştirilmesi gibi uzun vadeli rolleri dışında, bedevi kadınların yemek hazırlamak, süt sağmak, yağ yapmak, çamaşır yıkamak, örtü, çadır ve elbise için kumaş dokumak, yün eğirmek, çadır kurmak ve toplamak gibi birçok mükellefiyetleri vardı. Ancak aileyi büyütmenin yolunun, erkek çocuk sayısını artırmaktan geçtiği bu düzende bedevi kadının ana görevi, erkek çocuk dünyaya getirmekti. Cahiliye dönemi Arap toplumunda, kabilenin bir parçası olduğu sürece anlam ifade eden aile yapısının bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildi.

Arap toplumunda nikah, kadını ve aile hayatını güvence altına alan bir kurum olmaktan uzaktı. Her ne kadar yaygın evlilik biçimi, bir erkeğin belli bir mehir karşılığında kendisine denk bir soy ve nesebe mensup bir kadınla nikah akdetmesi şeklinde gerçekleşiyorsa da, çok farklı evlilik ve birliktelik biçimlerine rastlanmaktaydı. Bir kadının kocasının uygun göreceği bir kişiyle çocuk sahibi olmak amacıyla bir araya gelmesi, iki erkeğin karşılıklı olarak eşlerini değiştirmeleri, hür olması nedeniyle zina yapamayan bir kadının bir erkekle metres hayatı yaşaması, bir kadının on kişiden fazla olmamak kaydıyla aynı anda farklı erkeklerle evlenmesi, kadın ve erkeğin süreli bir evlilik akdi yapması, üvey oğlun annesi ile evlenebilmesi, iki kız kardeşin aynı anda bir erkeğin eşi olması gibi farklı birliktelik ve evlilik çeşitlerinden bahsedilebilir.

Toplumsal Değerler

Image
Aynı atadan geldikleri kabul edilen ve aralarında nesep irtibatı bulunan insan topluluklarının oluşturduğu kabile sistemi üzerine kurulmuş olan İslam öncesi Arap toplumunda, toplumsal değerleri ve kuralları belirleyen yegâne şey, kabilenin büyükleri tarafından tespit edilen kabile örfü idi. Kendine has kuralları olan ve kendi içinde tutarlılık gösteren koruyucu bir nizam özelliği gösteren bu yapı, can ve mal güvenlikleri başta olmak üzere fertlerin bütün haklarını düzenlemekteydi. Kabile düzeninin dışına çıkmak veya herkes tarafından bilinen bu kuralları çiğnemek, çölün güvenlik sistemi sayılan himayenin dışında kalmak demekti ki, bu da o ferdin intiharı anlamına gelmekteydi. Kabileye mensubiyet, ferde birçok haklar sunmakla kalmıyor; aynı zamanda kabile mensupları arasında kolektif bir sorumluluk anlayışının da oluşmasına imkan sağlıyordu.
Mensup oldukları kabilenin bir parçası olarak bu kolektif bilinçle yaşayan Cahiliye dönemi Arapları, çölün amansız şartları içinde kendilerine özgü bir ahlak ve erdem anlayışı geliştirmişlerdi. Kabile içi dayanışmanın güçlendirilmesinde önemli rolü olan ve mürüvvet ve cömertlik değerleri olarak yüceltilen bu değerler, savaşta cesaret ve dayanıklılığı, yoksullukta kanaatkarlık ve misafirperverliği, toplumuna ve görevlerine karşı sadakati, felaket sırasında sabrı, intikam almada ısrarlı olmayı ve hayatın pahasına dahi olsa her zaman doğruluğu ön plana çıkartmaktaydı. Zayıfın himaye edilmesi, kuvvetliye karşı konulması, önemli meziyetler olarak görülüyordu.
Bütün bunlar kabileyi kenetleyici unsurlar olsa da, kabile mensuplarını birbirine bağlayan asıl unsur, kabile ruhu asabiyetti. Asabiyet, nesepleri bir olsun veya olmasın, kabile üyelerinin bir asılda birleştiklerine inanmaları sonucunda, birbirlerine sağladıkları manevi güç ve desteği ifade eden dayanışma duygusu anlamına gelmekteydi. Zira hem zorlu tabiat şartlarına, hem de rakip kabilelere karşı verilen mücadele, kabile içi dayanışmayı zorunlu kılmaktaydı. Bu bakımdan birlikte yaşamak, birlikte hareket etmek ve haksızlıklara karşı birlikte mücadele etmek durumunda olan bedeviler, çadır ve develeri dışında ortak bir mülkiyete sahipti. Toprak, av, ot, ateş ve su, kabile mensuplarının ortak malı sayılıyordu.
Kabilenin bireyin aidiyet duygusunda edindiği sarsılmaz konum, onlara kutsal addedilen görev ve sorumluluklar yüklemekle kalmıyor; aynı zamanda toplumdaki siyasi ve iktisadi alandaki otorite boşluğunu da dolduruyordu. Kabile fertlerinden birine gelen herhangi bir zararın tazmini konusunda bütün bir kabile seferber oluyor; keza kabile mensuplarından birinin öldürülmesi halinde maktulün intikamını almak için bütün kabile ayağa kalkıyordu. Zira geleneklerin koruma altına aldığı insan canına kıymanın bedeli çok ağırdı. “Kana kan, cana can” şeklinde tanımlanan bu bedel, katile maktulün yakınları tarafından ödettiriliyordu. Aksi takdirde öç almakla mükellef kişi, ömür boyu duyacağı bir şerefsizliğe gömülmüş kabul ediliyordu. Bu bakımdan bazen çok uzun ve kanlı savaşların ortaya çıkmasına neden olabilen adam öldürme konusunda azami bir gayret gösteriliyordu.
Bireylerin hem canını, hem malını koruma altına alan kabile asabiyetinin öngördüğü değerler, buna karşılık bireylerin kabile nizamı ve örfü ile başka kabileler ile yapılmış anlaşmalara itaat etmelerini zorunlu kılıyordu. Hiçbir otoriteye boyun eğmeyen bedevîlerin, kabile örfü karşısında kayıtsız bir teslimiyet gösterdikleri görülmektedir.
Zaten çok güçlü olan kabile bağı, kabileler arasında kurulan akrabalıklarla daha da güçlendiriliyordu. Bu akrabalıklar, hilf, câr ve velâ denen yollarla tesis ediliyor, bu sayede kabilelere katılmalar gerçekleşiyordu. Bunlardan hilf ve câr, kabilesini terk eden veya kabilesinden kovulan bir kimsenin başka bir kabile mensubunun himayesine (câr) girmesi veya müttefiki (halîf) olması anlamına gelirken; velâ savaş veya baskın sonucunda ele geçen veya satın alınan kölenin âzad edilmesi şeklinde gerçekleşiyordu.

ImageKültürel Ortam

Çetin şartların yaşandığı uçsuz bucaksız çöl hayatında, Arap toplumu kendini şiir ve güzel söz söyleme sanatı gibi çok farklı bir alanda bulmuştur. Hayatın zorluklarına karşı da önemli bir direncin üretilmesini sağlayan bu alan, devamlı hareket halinde olan bir toplum için çok önemli bir birleştirici unsur olmuştur. Malzemesini, aşk, şarap, savaş, zafer, kahramanlık, düşmana duyulan kin, avcılık, tabiat, kabile değerleri gibi konulardan alan Arap şiiri, bir anlamda bedevî hayatının aynası olmuştur. Öyle ki bedevinin hayatına giren her şey, şiire akıtılmıştır. İslam öncesi Arap yarımadasının ana toplumsal zeminini oluşturan çok sayıda eş ve çocuk, sürüler, deve ve atlar, ticaret, yağma ve baskınlar, akınlar, şarap ve kadın merkezli eğlenceler, Arap şiiri ve güzel söz söyleme sanatının ele alıp övdüğü başlıca temalardı. Ülkede büyük saygı uyandıran şiir sanatının ustaları olan şairler, mensubu oldukları cemiyetin sözcüsü, rehberi, bilgini, hatibi, hatta tarihçisi sayılırlardı. Onların alelâde bir insanın elde etmesi imkansız olan tanrısal bir güç tarafından desteklendikleri düşünülür, özel bir ilimle donatıldıklarına inanılırdı. Şairlerin kendi kabilelerini göklere çıkaran, düşman kabileleri ise yeren şiirler söylemesi oldukça yaygın bir tarzdı. Hücumun ve cevabın aynı vezinde olmasının ve aynı uyak ile yapılmasının şart olduğu bu şiirlerden hiciv ile övgü tarzında yazılanlar, en sevilen türlerdi. Ancak hiciv çoğu zaman sövgüye kayarken, övgü de kolaylıkla dalkavukluğa dönüşebiliyordu.
İslam öncesi Arabistan’ında, gerek Güney Arabistan ile Mezopotamya bölgesi, gerekse Akdeniz ülkeleri ile Uzakdoğu arasında gerçekleşen iki yönlü ticaret sayesinde bir takım pazar ve panayırlar açılmıştır. Bu panayırların, gerek Arap toplumsal yapısının canlanmasında, gerekse bölgede belli bir kültür ortamının şekillenmesinde mühim bir etkisi olmuştur. Putperestliğin merkezi oluşu nedeniyle dinî açıdan önemli bir imtiyaza sahip olan Mekke halkı bu imtiyazlarını ticari yönde değerlendirmeyi başarmış ve komşu ülkelerle yaptıkları ticari anlaşmalarla Arap yarımadasındaki ticari ve kültürel hayatın canlanmasına katkıda bulunmuştur. Zira İran dirhemi ve Bizans dinarının kullanıldığı ve Arabistan’da yaşayan bütün kabilelerin katıldığı panayırlar, ticari olduğu kadar kültürel bir alışverişe de kaynaklık etmiştir. Birçok bölgeden hac maksadıyla Mekke’ye gelen ve hac mevsiminde kurulan Mina, Mecenne, Zülmecaz ve Ukaz gibi büyük panayırları ziyaret eden insanlar, bu sayede şiir ve hitabet yarışmalarının düzenlendiği ve birinci gelen eserlerin altın suyu ile yazılıp Kâbe duvarına asılarak ödüllendirildiği Arap kültür muhitini teneffüs imkanı bulmuşlardır.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan'da, şiirin yazıya geçirilmesi oldukça geç bir dönemde gerçekleşmiştir. Uzun süre hafızalarda muhafaza edilmiş olan ve kulaktan kulağa nakledilerek İslami dönemlere taşınmış olan şiirin böylesine canlı olarak yaşama imkanı bulduğu Hicaz'ın en büyük kültür merkezi Mekke'de dahi okuma yazma bilenlerin sayısı, rivayete göre yirmiye ulaşmıyordu. Göçebe Araplar arasında okur-yazar bulmak hiç mümkün olmazken, diğer merkezlerde de bu rakam daha aşağılara inmekteydi. Yazmayı öğrenenler, yalnızca buna ihtiyaç duyanlardı.
Okuma yazma oranı düşük olsa da Arapların bilgi ve tecrübelerini aktardıkları belli alanlarda güçlü bir sözlü birikim oluşturdukları söylenebilir. Soy ilmi, efsanelerle karıştırılmış bir tarih geleneği, su ve hava durumları ile kendileri ve hayvanlarının sağlıkları ile ilgili kehanetler, iz sürme mahareti, "Cahiliye ilimleri" arasında sayılabilir.

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Hıristiyanlığı dünyaya yaymak için çalışan kişilere “misyoner”, bu amaçla yürütülen çalışmalara da “misyonerlik” denilmektedir. Kökeni Latince “göndermek” anlamına gelen ‘mittere’ fiiline dayandırılan “mission” sözcüğü Fransızcadan dilimize geçmiştir. Misyon sözcüğünün sözlük anlamı yetki, vekalet, özel görevdir. Fakat misyon ve misyoner sözcükleri günümüzde sözlük anlamından öte bir anlam kazanmıştır. Hristiyanların, Hristiyan olmayan toplumlarda, onları kendi din ve mezheplerine kazandırmak için açılan kurumlara misyon, insanlara Hristiyanlığı benimsetmek için uğraşan özel eğitimli kişilere de misyoner denmektedir.
Misyonerler bu görevlerini, Hz. İsa’nın “Gidiniz ve yeryüzünde her yaratığa İncil’i vaaz ediniz …” şeklinde bir sözüne atıfla yaptıklarını söylerler. İsa’nın havarileri de ilk misyonerler olarak kabul edilir.
Misyonerlerin Hz. İsa’nın, kendileri için bir emir olarak kabul ettikleri “işte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum, yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade dil olunuz” şeklindeki sözlerine de oldukça önem vermiş ve esnek politikaları, kurnaz ve inatçı davranışlarıyla, misyonerlik faaliyeti yürttükleri ülkenin ve toplumların özelliklerine göre birçok farklı strateji uygulamışlardır. Misyonerler ilk geldikleri andan itibaren hemen faaliyetlerine başlamaz, kendilerini güvence altına alana kadar sessizce bekler ve ikinci plandaki görevleriyle yetinirlerdi. Dini telkinler bundan sonra başlardı.
Misyonerlere göre hedefe varmak için her yol ve her meslek kullanılabilir. Kendilerini İncil’in bir savaşcısı, bir hizmetkarı olarak gören misyonerlerin amacı yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu meydana getirmektir. Kendi ifadeleriyle dinsiz dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bunun için bilmeyenlere İncil’i öğretmek, Hıristiyan olmayanları Hristiyanlığa ya da kendi mezheplerine kazandırmak için uğraşırlar..
Misyonerlik faaliyetlerinin başlangıç aşaması kendi din ve mezheplerinde yerli din adamlarıyla yerli kiliseler kurarak bir cemaat oluşturmaktır. Diğer bütün eylemler (dua, seyahat, tercüme, tıbbi yardım, basın-yayın faaliyetleri vb.) hep ikinci plandadır. Bu amaç gerçekleştikten sonra ikinci amaç ise bu kiliseler aracılığıyla diğer dinlerden olanları Hristiyanlığa kazandırmaktır.
Misyonerler üyesi oldukları Hristiyan mezhebinden birini yaymak için eğitim ve terbiye almış insanlardır. Bunlar diğer din ve mezheplerin hepsinin batıl olduğu savını ileri sürerler ve kendi dinlerinin üstün olduğunu belirtirler. Bu konudaki düşünceleri de, uygarlığın ve gelişmenin kaynağının da kendi dinleri hatta özellikle kendi mezhepleri olduğudur.
Hristiyan misyonerlerin tarih boyunca Anadolu coğrafyasına gösterdikleri büyük ilgiye şaşırmamak gerekir. Çünkü İncil’de adı geçen birçok mekan Anadolu topraklarındadır ve Hristiyanlık literatüründe bölgenin adı “Bible Land” olarak geçmektedir. Selçukluların başlatıp Osmanlıların sona erdirdiği Doğu Roma İmparatorluğu’nun ardından Türkler bu topraklara sahip olmuş, yapılan onca Haçlı seferine karşın bu kutsal topraklar Türklerden geri alınamamıştır. Bu toprakların yeniden Hristiyanlığa kazandırılması bu nedenle oldukça önemlidir.

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Osmanlı’da İlk Misyonerlik Faaliyetleri


Osmanlı topraklarına ilk gelen misyonerler, 16. yüzyılın sonlarında Fransız Katolik misyonerlerdir. 1583 yılında İstanbul’a gelen Cizvitlerin çalışmaları sonunda sonunda, 1583’te İstanbul’da St. Benoit adında Fransız okulu açıldı. Cizvitlerin ardından diğer Katolik tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler misyonerleri de Osmanlı ülkesine gelmeye başladılar ve çoğu kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açtılar.
Cizvit ve Fransiskenlerin en yoğun olarak faaliyet gösterdikleri yerler İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan’dı. Papalık tarafından desteklenen ve kapitülasyonlardan yararlanan misyonerlerin faaliyetleri ile 17. yüzyıldan itibaren ülkedeki Katolik propagandası gittikçe artmaya başladı.
Tarihsel nedenler dışında misyonerleri Osmanlı topraklarına çeken başka nedenler de vardı. Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran etkenlerdi.
Protestan misyonerlerin Anadolu’ya ilk gelişleri ise 17. asrın ilk yarısındadır ve Anadolu’daki misyonerlik faaliyetlerinin büyük bölümü de Protestanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Örgütlü Protestan misyonerlerinin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına ilk gelişleri 18. yüzyıla rastlar. 1739 yılında kurulan ve kısaca Moravya Kilisesi (Moravian Church veya United Brethren) olarak anılan Brethren’s Society for the Furtherance of the Gospel Among the Heathen adlı Protestan misyonerlik kuruluşunun üyeleri 1740 yılında geldikleri İstanbul’da Fener Patrikhanesi yetkilileri ile ilişki kurma olanağı aramışlardır. Aynı kuruluşa bağlı misyonerler 1768-1783 yılları arasında da Mısır’da faaliyet göstermişlerdir.
1799 yılında Londra’da kurulmuş bulunan Church Missionary Society isimli İngiliz misyonerlik cemiyeti, 1815 yılından itibaren Malta Adası üzerinden hem Osmanlı coğrafyasına hem de diğer Doğu Akdeniz bölgelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine başlamıştır. Burası hem bir sığınak hem bir ikmal merkezi görevini üstlenmiştir. Adadaki matbaalarında çeşitli dillere tercüme ettikleri İncil ve diğer propaganda kitaplarını basmış ve dağıtmışlardır. Church Missionary Society’nin göndermiş olduğu ilk misyonerler bu geniş bölgede yaşayan Yahudi, Müslüman ve bilhassa Doğu Kiliselerine mensup Hristiyanların dini, sosyal, siyasi ve ekonomik durumlarını ortaya koyan ve kendilerinden sonra gelenlere yön gösterecek eserler yazmışlardır.
1810 yılında Boston’da kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions isimli misyonerlik kurumu 1820 yılından başlayarak Osmanlı coğrafyasında etkinlik göstermeye başlamıştır. Bu kuruluş hem 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk döneminin en büyük Protestan misyonerlik kuruluşudur, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren Protestan misyonerlik kuruluşlarının en büyüğüdür. American Board misyonerleri kısa sürede İmparatorluğun neredeyse tamamına yayılmışlar, bazen çalışılan bölgelere göre, bazen de hedeflenen topluluğa göre isimler alan misyonlar kurmuşlardır.
Hem Amerikan hem de İngiliz Protestan misyonerlik kuruluşları Osmanlı İmparatorluğu’nda öncelikle Müslüman olmayan topluluklara yönelmişlerdir. Yahudiler, eski Doğu Kiliselerine mensup Asuriler ve Nesturiler gibi Hristiyanlar ve Ortodoks Ermeniler, Rumlar ve Bulgarlar birinci derecede ilgilendikleri topluluklar olmuştur.
Protestan misyonerlik faaliyetlerinin bu ilk dönemi diğer Hristiyan kiliseleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıkları, İncil’in ve saf Hıristiyanlığın vurgulandığı dönemdir. Bu dönemde Katolik ve Ortodoks papazlar Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki faaliyetlerine şiddetle karşı çıkmışlar, kendi cemaatlerini çalmaya çalışan bu faaliyetlerden oldukça rahatsız olmuşlar ve bunları Osmanlı hükümetine şikayet etmişlerdir. Bu dönemde Protestan misyonerlerin koruyucusu İngiliz elçilik ve konsolosluklarıdır. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ile getirilen düzen ve özellikle 1850 yılında İngiliz Elçisi Lord Stratford Canning’in çabaları sonucu Protestanların farklı bir “ulus” olarak kabul edilmeleri, Protestan misyonerlerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır.
1880’li yıllara kadar İngilizlerin koruması altında faaliyet yürüten Amerikalı misyonerlerden beklenen, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi edinmeleriydi. Özellikle halkın dini durumunu saptamak, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim düzeyini belirlemek ve halkın moral durumunu öğrenmekti. Bu amaçla çalışmalara başlayan misyonerler kurdukları misyonlarla birlikte açtıkları okullar, matbaalar, hastaneler ve yardım kurumlarıyla çok yönlü bir misyonerlik faaliyetlerine giriştiler.
Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

En önemli Protestan Kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açılmıştı. Bunlar içinde en bilineni, 1863 yılında Cyrus Hamlin adında bir misyonerin İstanbul’da açtığı Robert Kolej’dir. Bu kolejin Bulgaristan’ın bağımsızlığını sağlayacak kadroların yetişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Nitekim kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının büyük bölümü Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık yaptıkları ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar kurulan tüm Bulgar kabinelerinde en az bir Robert Kolej mezununun bakanlık yaptığı düşünülürse Robert Kolej’in Osmanlı’nın parçalanmasındaki rolü anlaşılabilir. Yüklü bir program uygulayan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dilleri yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur.
Bu çalışmalar sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik kuruluşlarının, hem de bu kuruluşlara bağlı misyonerlerin sayıları bir kaç misli artmıştır. Elbette ki bu büyümeye bağlı olarak faaliyetleri ve etkileri de. 1870 yılı itibariyle sadece Anadolu’daki American Board’a bağlı misyonerlerin sayısı 35, doktorların sayısı 3, kadın yardımcıların sayısı 58, yerli misyoner yardımcılarının sayısı 372, kiliselerin sayısı 73, kilise üyelerinin sayısı 3.748 ve kayıtlı Protestanların sayısı ise 20.051’dir. Toplam 233 okulları vardır ve bu okullarda 5.880 öğrenci öğrenim görmektedir.

İlgili resim

Misyonerliği Düzenleme Çalışmaları

Osmanlı yönetimi giderek artan misyonerlik faaliyetlerini bir düzene sokma ve belli kurallara bağlama amacına yönelik olarak sonunda bazı düzenlemeler getirmiştir. Örneğin 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, yabancı okulların ruhsat alabilmeleri için devlet aleyhinde ders okutmamaları, ders kitapları ve programlarının onaylanmasını zorunlu kılıyordu. II. Abdülhamid döneminde misyonerlik faaliyetlerini engellemek amacıyla bazı misyoner okulları kapatılmış, bazılarının okul mülklerinden vergi alınmasına uğraşılmıştır. Keza 1886 yılında Maarif Nezareti içinde yabancı okullarla ilgili bir birim kurulmuş, gerekli yasal koşulları sağlayamayan kimi okullar 1888 yılında kapatılmıştır. Ancak gelen dış baskılar nedeniyle Osmanlı Devleti 1901 yılında, ruhsatsız da olsa bir önceki yıla kadar faaliyet gösteren okulları tanımak ve yenilerine ruhsat vermek zorunda kalmıştır.
Protestan misyonerler, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki faaliyetleri itibariyle ayrılıkçı Ermeni, Bulgar ve Rum hareketleri ile içiçe ve o oranda Osmanlı Devletine düşman bir görünüm vermişlerdir. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlerin, devletin çıkarlarına aykırı olarak açıkça yabancı devletlerin ve devlete isyan eden gayrimüslim unsurların emelleri doğrultusunda çalışmalar içerisine girdikleri görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren en büyük Protestan misyonerlik kuruluşu olan American Board’un Dış İşleri Sorumlusu J. Barton, Ermeni tehcirinden sonra Amerika’da kurulan Ermenilere Yardım Örgütü’nün başına geçmiştir. Ermeni tehciri olaylarının misyonerler tarafından Batı kamuoyuna olduğundan çok farklı yansıtılması, misyonerlik faaliyetlerin ne kadar zararlı olabileceğinin bir göstergesidir.
mormon-misyonerBirinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Savaş sonunda Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerinin sayısı 36’ya düşmüştü. 24 Ekim 1918 tarihi itibariyle ise İstanbul ve İzmir haricinde bulunan istasyonlardaki bütün okullar ve bazı istisnaların dışında bütün kiliseleri kapalı idi. Van, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis, Harput, Urfa, Kayseri, Bursa ve Adapazarı istasyonları geçici olarak kapatılmıştı. Sivas, Haçin, Konya ve Tarsus istasyonlarında sadece birer kadın misyoner kalmıştı. Mardin, Maraş, Antep, Adana ve Merzifon istasyonlarında ikişer veya daha fazla misyoner vardı. Hastanelerin tamamına yakınına hükümet tarafından el konulmuştu. Görüldüğü gibi bu savaşta yaşanan tehcir ve pek çok misyoner okulunun kapanması nedeniyle 1918 yılında Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerin sayısı savaş öncesine göre %76 oranında azalmıştı.
Amerikan misyonerlerin Lozan Barış Konferansı devam ederken Orta Doğu’da nihai bir barış için getirdikleri öneri, onların Türkiye’ye nasıl baktıklarını da çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Ortadoğu sorununun mutlak çözümü ordular veya anlaşmalarla değil, ancak Türk halkının Protestan Hıristiyanlığı benimsemeleri ile mümkün olabilir.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’yi terk eden misyonerler, savaşın bitimini takip eden yıllarda yeniden Anadolu’daki eski görev yerlerine gelmeye başlamışlardır. American Board’a bağlı misyonerler Anadolu coğrafyasında Batı Anadolu Misyonu, Orta Anadolu Misyonu ve Doğu Anadolu Misyonu şeklinde çalışmaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra American Board’a bağlı Batı ve Orta Anadolu misyonları faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Her iki misyona yeni misyonerler atanmıştır. Doğu Anadolu Misyonu’na bağlı istasyonlar ise halen kapalıdır. Dolayısıyla bu bölgeye yeni misyoner atanması söz konusu değildir. 1920’li yıllar American Board’a bağlı misyonerlerin yüzyılı aşkın bir süredir bu topraklarda çalışıyor olmalarına rağmen ilk defa olarak Anadolu’nun Müslüman Türk’ü ile karşılaştıkları yıllardır. Bu yeni şartlara uygun faaliyetlerde bulunmak arzusundadırlar. 1921 yılı faaliyet raporlarına göre tamamen olmasa bile okullarını, hastanelerini açarak faaliyetlerine kaldıkları yerden başlamışlardır.
İlgili resim

Cumhuriyet’in Kuruluş Döneminde Misyonerlik

TBMM hükümetinin imzaladığı ilk anlaşmalardan biri olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nde Fransız eğitim, sağlık ve hayır kurumlarının her koşulda Türkiye’nin çıkarlarına ve Türk yasalarına aykırı faaliyetlerde bulunmamaları koşuluyla varlıklarını sürdürebilecekleri bildirilmiştir. 1922 yılında Amerika’nın yeniden okul açma isteği ise 1915 yılında hazırlandığını ifade ettiğimiz Talimatname gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Yabancıların ve dolayısıyla misyonerlerin Türkiye’deki eğitim, sağlık kurumlarının durumu, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde de konu edilmiştir. İtilaf Devletleri temsilcileri mevcut bütün müesseselerin eski hak ve muafiyetleri ile birlikte tasdikini ve hatta bunların genişletilmesini talep ederlerken, Türk heyeti devlete karşı faaliyetlere girmemelerini ve dini propaganda yapmamalarını şart koşmuştur. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’na bağlı olarak İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen mektuplarla, dini telkinlerde bulunmamaları ve devletin kurallarına uymaları şartı ile 30 Ekim 1914 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş söz konusu müesseselerin faaliyetlerine izin verilmiştir. Bu mektuplar 13 Ağustos 1931 tarihine kadar geçerli olmakla birlikte, bu tarihten sonra da kanunlara aykırı faaliyeti olmayanlara izin verilmiştir. Burada söz konusu olan büyük devletlerin dışındaki devletlerin Türkiye’deki kurumları da, mektuplar ve anlaşmalarla sağlanan fiili durumdan yararlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısı içinde misyonerlik faaliyetlerini oldukça rahat yürüten, hatta tabiri caizse at koşturan misyonerler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı ortamı bulamadılar. Zira tam bağımsızlık ilkesiyle hareket eden, millilik ve laiklik temelleri üzerine kurulmuş bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti, hem yabancı hem de dini olmaları nedeniyle misyonerlik kurumlarına ve faaliyetlerine kuşkuyla bakıyordu.
Atatürk döneminde, Cumhuriyet hükümetlerinin misyonerlerle ilişkileri ana hatlarıyla üç aşamada ele alınabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları olan 1920-1924 dönemini kapsayan birinci aşamada, Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının ve faaliyetlerinin uluslararası hukuki dayanakları ortadan kaldırılmış ve konu tamamen Türk iç hukuku sınırları içerisine çekilmiştir. Bunu takiben, ikinci aşamada getirilen idari ve hukuki önlemlerle Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının faaliyet alanı olabildiğince daraltılmıştır. Türkiye’deki misyonerlerin en önemli faaliyet alanı olan okullarında dini propaganda yapmaları yasaklanmış, Türk idareciler istihdamı, Türkçe ve diğer kültür derslerinin Türk öğretmenlerince ve Türkçe olarak verilmesi gibi zorunluluklarla onların Türkleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu koşullara karşı çıkan okullar kararlılıkla kapatılmış, laik eğitim vermeyi içine sindirebilen misyoner okulları gerekli şartlara uyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Okullar Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli araçlarıydılar, fakat tek araç değildiler. Okulların dışındaki misyonerlik vasıtaları da yaklaşık olarak aynı şartlara tabi kılınmış, örneğin misyoner has-tahanelerinde yeni çalışmaya başlayacak yabancı doktorlara çalışma izni verilmemiştir. Bu şartlara uyamayan pek çok misyonerlik kuruluşu Türkiye’deki faaliyetlerine son vermiş, bir kısmı da bu yeni şartlara uymayı kabul ederek çalışmalarını “laik” ortamda sürdürmüştür. 1927’den sonraki üçüncü aşamada ise, halen varlığını sürdürmekte olan misyoner okulları ve hastahanelerine ağır vergiler koymak ve satın almak maksadıyla binalarına talip olmak suretiyle misyonerlerin faaliyetleri zorlaştırılmıştır.
Misyonerler yeni Türk devletinin ortaya koyduğu şartlara şekli planda uymayı kabul etmekle beraber, misyonlarının gereğini yerine getirerek, dolaylı olarak Hıristiyanlığı Türk insanları arasında yaymaya çalışmaktan da vazgeçmediler. Amerikan misyonerler Atatürk döneminde Hıristiyanlığı doğrudan dini kavramlarla değil de, felsefi kavramlarla dolaylı olarak anlatma ve yerleştirmeye çalıştılar. Başlangıçta, kendileri bu faaliyetleri için “Karakter inşası” tabirini kullanıyorlardı. Kendilerinin dışındakiler ise misyonerlerin bu çalışmalarını, “adı konulmamış Hıristiyanlık” olarak tanımladılar. Çok yerinde bulunan bu tabiri daha sonra misyonerler de benimsediler. Milliyetçilik duygusunun çok canlı olduğu Atatürk döneminde doğrudan Hıristiyanlaştırabildikleri Türklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Tek Parti döneminde misyonerlik faaliyetleri yok denilecek düzeye inen misyonerler çok partili döneme geçişle birlikte görülen özgürlük ortamından yararlanması bilmiş ve yeniden misyonerlik faaliyetlerine başlamışlardır.

Haçlı Seferleri Nasıl Başladı?

haçlı seferleri nasıl başladı ile ilgili görsel sonucu

XI. yüzyılın sonlarında, Bizanslılar ile Araplar hâlâ tüm Anadolu’da egemenliklerini sürdürmekte idiler. Makedonya hanedanının o parlak günlerinden sonra V Mihail Kalafati’nin savaşları ile Monomahos’un dinsel başkaldırısı ve Kilise’den kopması, Zoi’nin egoist ve anlamsız davranışları ve de “Askeri” lâkabıyla tanınan VI. Mihail’in beceriksizlikleri nedeniyle Bizans Devleti güç ve huzursuz yıllar yaşamıştı.
Ne var ki, Komnenos hanedanının Konstantinopolis’te yerleşmesinden sonra bütün bu kahredici olaylar zinciri gerilerde kalmıştı. Halk yeni hanedanın cesur ve muktedir imparatorlarını görerek Anadolu Hıristiyanlığı için verimli bir çağın başlamakta olduğunu hissediyor ve yazgının Doğu Hıristiyanlarının eski ve şanlı imparatorluğu için pek çok şerefli günler hazırlamış olduğunu anlıyordu.
Her ne kadar daha o günlerde bile bir gerileme devresine girmiş bulunsalar da uçsuz-bucaksız bir devletin hâkimi durumunda olan Araplar, hâlâ Bizans’ın karşısında önemli bir güç olarak tarih sahnesinde kendilerini göstermekte idiler.
Selçuklu Türkleri de o sıralarda Anadolu’nun içlerine kadar tüm ağırlıkları ile sarkmış ve Arap mirasının önemli bir kısmına el koymuş olmalarına rağmen; Mezopotamya’nın büyük bir kısmı ile Arabistan’ın tümünü, Mısır’ı, Kuzey Afrika ile İspanya’yı ellerinde bulunduran Araplar her zaman Bizans için güçlü bir tehlike oluşturmakta idiler. Bununla beraber, Bağdat Abbasileri, Mısır Fatimileri ve İspanya Emevileri tarafından çeşitli devletler halinde bölünmüş olmaları nedeniyle, bir zamanlar tüm dünyayı fethetmelerini sağlayan o eski birliklerini kaybetmiş bulunuyorlardı.
Ancak, siyasi rakip durumunda olsalar da Doğu’da Hıristiyanlar ile Müslümanlar uygarlık ve ilerleme yolunda kusursuz bir uyum içinde bulunuyorlardı. O yıllarda Doğu memleketlerinde sanat ve edebiyat tüm parlaklığı ile ışıldıyor ve insanlık için devrin bütün önemli güzelliklerinin tükenmez kaynağı oluyordu.
Sözünü etmiş bulunduğumuz bu iki narin, uygar ve de olağanüstü uyumlu ırki sarmallanmalardan uzakta kalmış Frenk Avrupa’sı, o yıllarda Batı’da egemen olan barbarlığın ve karanlık bilgisizliğin ağır ezikliği altında kıvranarak, bu durumdan kendini kurtaracak bir çıkış yolunu arıyordu. Batı’da ne edebiyat, ne sanat, ne de sosyal kurumlar bulunduğu gibi kanun ve yönetsel işlem kavramları da oluşmuş değildi. Basit halkın ensesine çöreklenmiş ağır feodal nizam, halkın, geçici ve anlık efendiler altında ezilmesine ve kahredici bir umutsuzluğa sürüklenmesine neden oluyordu.
O dönem Avrupa’sının örgüsünde oransal bir ağırlığı olan tek kurum, Papa’nın egemenliği idi. Ancak, bu da güçlülerin çıkar dengeleri ile çevredekilerin kurnaz aç gözlülüklerine dayandığı için halkta saygı hissini yaratacağına ürkeklik ve korkuya yol açıyordu. Anlaşılıyor ki, Batı Avrupa’sı, o sıralarda dünyayı sarsan olaylara müdahale edebilecek herhangi bir girişimde bulunmasına olanak verecek ne manevi unsurlara ne de herhangi bir siyasal kurumlaşmaya sahipti.
Buna karşı, gerek Doğu gerekse Batı’da Bizans adının ve de imparatorluğun ağırlığı büyüktü.
Her ne kadar, Batılılar, 1054 yılındaki Papa tarafından aforoz edilme (kiliselerin ayrılması) olayına hep nefretle bakmış iseler de, Bizans görkeminin neden olduğu korku, kendilerinin herhangi bir öç alma girişiminde bulunmalarına engel oluyor, Tanrının koruması altındaki kente saldırma olasılığını ortadan kaldırıyordu.
Aynı şekilde, Batılıların Müslüman Araplara karşı duymakta oldukları hislerin daha dostça olduğunu söylemeye olanak yoktur. Araplara karşı duymakta oldukları dinsel nefretin yanında Ortodokslara göre onları daha zayıf ve az tehlikeli olarak görmeleri de, besledikleri hınç ve kini arttırmakta idi. Arapların Batı memleketlerine karşı yapmış oldukları tahkir edici ve küçültücü akınların acılarını, Avrupalılar bir türlü içlerine sindirememekte idiler.
İlgili resim

Haçlı Seferlerinin Temel Nedeni: Kör Fanatizm

Demir zırhlar içindeki korkusuz Arap emirlerinin Fransa, İspanya ve Sicilya’daki zaferleri anılarda öylesine canlıydı ki, Papa’nın kendisi de Müslüman orduların Roma’nın kapılarına dayanıp önceki papaları vergiye bağlamış olduklarını panik içinde hatırlamaktaydı. Batı’nın nefreti, yıllarca Frengistan’a korku salmış, ancak şimdi bir dereceye kadar zayıflamış gibi görünen bu “İsa düşmanı Müslümanlar”a karşı odaklaşıyor ve patlayacağı bir neden arıyordu. Kendileri fakirlik içinde boğulurken Doğu’nun zenginliği ve ihtişamı gözlerini kamaştırıyor, bir gün Doğu’nun bu servetini ele geçirecekleri günü iple çekiyorlardı.
Bununla beraber, XI. yüzyılın sonlarına doğru Doğu’ya ve İslâm’ın “ulaşılmaz” yuvasına karşı Katolik dünyanın bir saldırıya kalkışmış olması, inanılmaz derecede cesur bir eylem olarak kabul edilmiştir.
Bu “akılsız” hareketin gerçekleşebilmesi için, bilinen ve mûtad insani dürtülerin de ötesinde, milyonlarca insanın kör fanatizmi ile bağnaz inancının harekete geçmiş olduğunu görmekteyiz. Ve böylece, İsa düşmanlarına karşı savaşmanın ve de yıkım ile kan dökmenin “Tanrı isteği” olduğunu iddia eden birkaç meczubun hezeyanlı bağrışmalarına kapılıp giden milyonlarca insan ayaklanıp çılgın bir hareketi başlattılar. Tarih, bu akımlara Haçlı Seferleri adını vermiş. Avrupa da, bunları gururlu bir kendini beğenmişlik içinde, tarihinin en şerefli sayfalarında kaydetmiştir.
Avrupalılar, kişi ve de millet olarak, kendilerini Haçlıların ahfadı olarak görürken de, “dedelerinin imansız Araplar ile savaşmış olmaları” nedeniyle kendilerini diğer insanlardan üstün gördükleri gibi, tüm insanlığın ve de Tanrının kendilerine sonsuza kadar minnet duymaları gerektiğine inanmaktadırlar.
Böylece de Batı, o seferlerin en önemsiz bir ayrıntısına dahi saygı ile bakmaya kendisini şartlandırmış olmakla, pek çok tahrif ve yalanları da bilimsel bir havaya büründürmüştür! Sonuçta da, çıplak ve trajik gerçeğin ikiyüzlü bir yalanlar yumağı ile sarmallanıp olduğundan bambaşka bir şekilde takdim edilmesi sağlanmış oldu. Ancak bu gibi olaylarda sıklıkla görüldüğü gibi, kişilerin egoizmaları öyle istiyor diye, bilimsel gerçeğin göz kamaştırıcı ışıltısının örtülmesine imkân yoktur.
Tüm tarih gelişimi içinde, kendilerini insan olarak kabul eden kimseler için, Haçlı Seferleri’nden daha aşağılık, daha barbar ve daha sefil bir devir yaşanmamıştır.
Haçlı Seferleri bütün Avrupa’nın en ağır bir ayıp lekesi olarak karşımıza çıkar. Ve de, asil ve uygar Araplarla savaşları sırasında o necip ve ünlü kenti harabeye çevirirlerken o görgüsüz Batı şövalyelerinin, tüm cehaletlerine rağmen kendi içlerinde bulunması beklenen o en basit insani erdemden dahi mahrum oldukları görülmüştür.
Haçlı Seferleri Avrupa tarihinin en karanlık ve ayıplarla dolu sayfalarını oluşturmaktadır.
Gerçekten de, vicdan sahibi birkaç Avrupalı tarihçinin bu hususu belirttiklerini ve olaylardan açık yüreklilikle söz etmiş olduklarını görmekteyiz.
Ne var ki, resmi tarihin, “ideal bir amaç” mazeretinin arkasına sığınarak, en aşağılık dürtülerle kişisel arzularını tatmin etmekten başka bir şey yapmamış olan o kana susamış serseri güruhunu hâlâ defne taçları ile onurlandırmakta olduğunu görmekteyiz.
Kudüs'ün Fethi
Avrupa’da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabulünden ve özellikle Charlemagne’ın Halife Harun el-Reşid ile diplomatik ilişkilerde bulunmaya başlamasından sonra, Batı Avrupa’da dindar hacılardan oluşan ve İsa’nın Kudüs’teki mezarını ziyaret amacını güden kervanların tertiplenmekte olduğunu görürüz.
Bu kervanlar daima kalabalık bir hacı kafilesinden oluşmakta idi.
Beşyüz, bin, iki bin hatta yedi bine ulaşan bu mümin kafileleri, başlarında bir-iki papaz veya piskopos olduğu halde, bir bilgisizlik lâkaydîsi içinde bu tür zorlu gezilere katılırlardı.
Ancak, bu gezilerin genelde kahredici bir başarısızlıkla sonuçlandığı da bir gerçektir.
Akla hayale gelmeyecek güçlükler, büyük masraflar, bilinmeyen hastalıklar, eşkıya baskınları, fırtınalar ve kavgaların bu karmakarışık kitleleri, çoğunlukla daha amaçlarına bile varmadan darmadağın ettiklerini görürüz.
Sonunda, bu tür seyahatler öylesine güç ve yorucu bir hal almışlar ki, Katolik din adamları, İsa’nın Mezarı’nın ziyaret edilmesini ağır bir günah veya suçun işlenmesi durumlarında, Kilise düşmanlarına tatbik edilecek dini açıdan resmi bir ceza olarak vaz etmişlerdir. İşte, bu suretle, Kilise de bu dini bütün (!) kararı ile kendi düşmanlarından kurtulmuş oluyordu.
Görülüyor ki, bir taraftan da her yıl Kilise tarafından bu şekilde cezalandırılmış binlerce günahkâr ve suçludan oluşan güruhlar tertiplenmiş olmakla, Kutsal Mezar’ı tavaf edenler de eksilmemiş oluyordu. Ama kolayca anlaşılıyor ki, böylesi bir insan çöplüğünden oluşan bu Hıristiyan kervanlar, aslında, kendi yaşamları pahasına cehennem ateşi ile zebani mızraklarından kurtulabilecekleri umudu ile hareket eden birer eşkıya çetesinden başka bir şey değillerdi. Ortaçağ Avrupa toplumu çöplüğünden oluşan ve her yıl yola çıkan bu iğrenç kervanlar, geçtikleri her memleket için gerçek birer sosyal yara ve tehlike oluşturuyorlardı.
Devlet kuruluşu açısından kusursuz özellikler gösteren ve uygar bir toplum olan Arapların egemenliği boyunca Suriye’de durum o kadar da vahim görünmüyordu.
Kudüs’e genellikle binlerce küstah, tehlikeli, terbiyesiz, her an kavga çıkarmaya hazır kimselerden oluşan hacı grupları geliyor ve orada, yörenin efendileriymişçesine, hoşgörülü Arapların sakin denetimi altındaki sokaklarda bağrışıyor, ellerinde flamalar olduğu halde davullar ve borularla dinsel törenler ve gösterilerde bulunuyorlardı.
Ne var ki, Suriye’de Arapların yerini Türkler aldığında, işler tamamen değişti. Yörenin yeni efendileri bir taraftan hacılardan vergi almaya başladıkları gibi, o terbiyesiz ve kendini bilmez hacıların Kudüs’te aylarca kalmalarını önlemek amacıyla ellerinden geldiğince güçlük çıkarmaya başladılar. Bu suretle de, yılların geçmesiyle, Kudüs’teki hac görevinin yerine getirilmesi daha da güçleşiyor ve tehlikeli bir hal alıyordu.
Fakat hacca gitmenin giderek daha tehlikeli bir hal almasıyla beraber, zamanın din çevrelerinde o görevi gerçekleştirme arzusu da artıyor ve sonuçta gerçek inananlarla günahlarından arınma gayesi ile İsa’nın Mezarı’nı ziyarete kalkışan canilerin birleşip çılgın bir fanatizm yumağını oluşturdukları görülüyordu.
Suriye’nin ve Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi Bizans için de büyük bir yıkım olmuştu. Araplardan çok daha iyi savaşan bu yeni ırk kısa sürede Anadolu’nun büyük kısmını ele geçirmiş ve neredeyse Bizans’ın kutsal başkentine kadar dayanmıştı. Yapılan savaşlar göstermişti ki, Bizans’ın bu yeni düşmanı kendi başına Anadolu’dan atması olanaksızdı. Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos Türkleri, Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz’den atmak için Avrupalıları bir sefer düzenlenmesi için kışkırtıyor ve bir taraftan Papa’dan yardım istiyordu. Türklere karşı olası bir Haçlı Seferi’nin en büyük destekçilerinden biri olan Bizans’ın bilmediği ise, düzenlenecek olan bu seferler sırasında Müslümanlardan sonra en büyük zararı görecek olanın kendilerinin olmasıydı. Başkentleri bu seferler sırasında bağnaz Hristiyan kitleler tarafından yağmalanacak, evleri ve tapınakları ateşe verilecek, binlerce kişi öldürülecekti.
İlgili resim

Keşiş Pierre Adında Bir Fanatik

Keşiş PiyerHaçlı Seferleri’nin nedenlerinden bahsederken, bu çılgın fanatiklerin arasına karışan, başından geçen birçok talihsiz evlilik aksilikleri sonunda manastır yaşamını tercih eden emekli bir askerin  adını anmamak olmaz. Kendisi çılgıncasına fanatik, ölçüsüz, mütecavizdi. Adının Pierre olması nedeni ile tarih kendisine “Keşiş Pierre-Pierre l’Hermite” lâkabını vermiştir. Bir önceki hac ziyareti sırasında oradaki Müslümanlarca kötü muameleye uğradığı söylenen bu zat, İslâm’a karşı düşmanlık hezeyanlarıyla dolu bir halde dönmüştü. Keşiş Pierre, Tanrı’nın kendisiyle görüşüp İsa’nın Mezarı’nın Arapların günahkâr mevcudiyetinden temizlenip kurtulması için tüm Katolik dünyasının İslam’a karşı savaşması gerektiği hususunda tebliğ vermiş olduğu yönündeki varsam ve sanrılarını etrafa yaymaya başlamıştı. Biraz sonra da, aynı hezeyanların etkisi altında Roma’ya- giderek Papa II. Urban’ın ayaklarına kapanmış ve bu Tanrısal görevin yerine getirilmesi hususunda kendisine dua etmesi ve yardımlarda bulunması için yalvarmıştır.
Papa onu kabul etmiş ve kendisinden dualarını esirgemediği gibi, Tanrı tarafından verilmiş bulunan bu kutsal görevin gerçekleştirilebilmesi için de istediği yerde dolaşarak halka gerekli telkinlerde bulunmasına da izin vermiştir. Beklendiği gibi, keşiş hemen yola koyulup Fransa, İtalya ve Almanya’da dolaşmaya başlamış ve oralarda yaptığı konuşmalarla da, İsa’nın Mezarı’nın kurtulması konusunda halkı harekete geçirmeye başlamıştır.
Keşişin köpük dolu ağzından dökülen coşku, gözyaşı, beddualar, dualar ve de histerik gösterilerle dolu konuşmaları, Ortaçağ Avrupası’nın cahil kitleleri üzerinde korkunç bir etki yaparak onları köklerinden sarsmıştır. Artık herkes Keşiş Pierre’i Tanrı tarafından görevlendirilmiş seçkin bir kimse olarak görüyor, bağrışmalar eşliğinde çılgına dönüyor ve bütün bunların sonunda da, macera peşinde koşan o serseri, kutsal bir güç ve vahiy ile taçlanmış bir peygamber olup çıkıyordu.
Pierre’in o ateşli konuşmalarının etkisi ile her geçen gün çoğalıp güçlenen bir halk hareketi ortaya çıkınca, zamanın devlet büyüklerinin dikkatleri de o yöne çekilmiş oldu.
Cahil Katolik güruh tarafından oluşan böylesine geniş bir hareketin gerek kendisine gerekse dini çevreye birçok faydalı sonucu beraber getireceğini gören Papa da, konuyu inceleyip, müminlerin dinsel arzularını gerçekleştirebilmesi için önce İtalya ve sonra da Fransa’da geniş bir toplantının tertiplenmesi kararına varmıştı. Kuşkusuz, düzenlenecek bir Haçlı Seferi en çok Katolik Kilisesi’nin işine yarayacaktı. Düzenlenecek bir Haçlı Seferi ile Papa, kendisinden zaten yardım isteyen Ortodokslar (Bizans) üzerinde siyasi egemenlik kuracağını hesaplıyor, Papalığın görüşlerini benimsemeyen “Heretik” Doğu Hıristiyanlarını denetimi altına alacağını düşünüyordu. Ayrıca Kudüs gibi kutsal bir kentin geri alınması gücüne güç katacaktı.
Böylece, 19095 yılında Fransa’nın Clermont şehrinde İkinci Büyük Sinod toplanmıştır. Doğal olarak, bu Sinod’da başroldeki hatip olarak gene meşhur Keşiş Pierre’i görmekteyiz. Konuşmalarındaki sürükleyici güç ve yobazlığının inandırıcılığı ile kişiliğindeki marazi coşku binlerce insanı öylesine etkilemişti ki, İsa’nın Mezarı’nın kurtarılması gayesi ile kendi yaşamını bir an önce feda etme arzusu etrafında örülen kitlesel bir deliliğin ifadesi olarak “Tanrı böyle istiyor – Dieu le veut!” sesleri semalarda yankılanıp durdu. Papa da tüm Hıristiyan alemini Kudüs’ü ve doğu topraklarını ele geçirmek özellikle havarilerin yaşadığı yerlerin ve onlara ait kalıntıların Sarazen Müslümanlardan temizlenmesi için yapılacak kutsal savaşa davet etti.
Ve tüm bu güruh, kökleşmiş kararlılığını vurgulamak için, kalın çuha kumaşından haçlar keserek elbiselerine iliştiriyor ve bu nedenle de kendilerine “Haçlılar” lâkabını uygun görüyordu.
Halkın o sıralarda göstermekte olduğu coşku ve heyecanın tarifi mümkün değildir. Kitlesel bir deliliğe yakalanmış insanlar… Bunların zekaca en geri olanları ancak bu suretle Cennet’e gidebileceklerine inanırken, bir kısmı da gidecekleri o bilinmez memleketlerde kolaycasına zengin olup döneceklerine, bazıları da kendilerini istismar eden feodal toplumdaki efendilerinin gaddarlığından ancak bu suretle kurtulabileceklerine inanmakta idiler.
Haksızlığa uğramış, toplumdan dışlanmış, bir zamanlar sahip oldukları zenginlikleri yitirmiş ve de zarara uğramış bu büyük kitle, Hıristiyanlığın iyiliği uğruna giriştikleri böylesine kutsal bir amaç nedeniyle tüm umut ve beklentilerinin gerçekleşmesini tamamen doğal bir hak olarak görüyor, bu durum da, Tanrısal görevlerine duydukları sadakati bir kat daha arttırıyordu. Derin bir taassubun karanlığında boğulan cahil kitlelere göre cennete gitmenin tek yolu Kudüs’ü ziyaret etmekten geçiyordu. Kudüs’e ulaşamasa bile, İsa yolunda savaşırken ölen birisi cennet dışında başka nereye gidebilirdi ki? Şimdi ise bekledikleri cennet fırsatı kendi ayağıyla karşılarına çıkmıştı…
Asiller ve burjuvalar, efendiler ve köleler, papazlar ve keşişler, kadınlar ve çocuklar delicesine bir arzu ile Haçlı Seferleri’ne katılmak için çabalıyorlardı.
Bu gelişmeler sonucunda, seferin masraflarını karşılayabilmek için herkes varını-yoğunu yok pahasına elden çıkarmaya çalışıyordu. Geniş araziler, şatolar, mücevherler, atlar, hayvan sürüleri, elbiseler… Her şey yok pahasına satılıyordu. Herkes, bir an önce hazırlıklarını tamamlayıp ilk seferde kendisine de bir yer ayırabilmekten başka bir şey düşünmüyordu. Cahil halk güruhlarının Haçlı Seferleri’ne katılmasını anlamak kolaydı. Peki soyluların sonu bilinmeyen Haçlı Seferleri’ne katılmasının nedeni neydi? Bu sefere katılacak soylular için öncelikli amaç maddi çıkarlar ve yeni topraklara sahip olmaktı. Elbette diğer nedenleri de gittikleri yerde kendilerine şöhret kazandıracak işler yapmak ve adlarını tüm Hristiyan alemine duyurmak, ayrıca bitmek bilmeyen serüven tutkularıydı.
Gerçek bir kitlesel delilik Avrupa’yı sarmıştı.
Bu suretle de, kısa sayılabilecek bir süre içinde 1.300.000’i aşkın kalabalık bir güruh 1096 yılında Filistin’e doğru hareket etmeye hazır bir hale gelmişti. Birinci Haçlı Seferi ve Avrupalıların utanç serüveni başlıyordu…

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)