bilgievlerim: Şubat 2017
*** Dijital Yazıların ve Romanların Yeni Sayfası www.ebooksun.blogspot.com 'UN KATKILARIYLA HAZIRLANMIŞTIR *** En Çok Okunan Romanlar, yeni çıkan kitaplar 2025, pdf kitap siteleri, kitap tavsiyeleri, 2025 roman önerileri, kitap blogları, kitap özetleri, roman incelemeleri, yazar biyografileri, kitap yorumları, pdf kitap indir, epub kitap indir, kitap serileri, yerli romanlar, yabancı romanlar, aşk romanları, tarihi romanlar, polisiye romanlar, bilim kurgu romanlar, dram romanları, fantastik kitaplar, e-kitap romanlar, ücretsiz roman oku

Çevirci -Translate - Перевести




🌍

Hayat Bilgisi

1-3. Sınıf · Konu Anlatımı · İnteraktif Testler

🏫 Okulumuzda Hayat 🏠 Evimizde Hayat 🍎 Sağlıklı Hayat 🇹🇷 Ülkemizde Hayat
📖

Türkçe

1-12. Sınıf · Dil Bilgisi · Okuma Anlama · Testler

📝 Dil Bilgisi 📖 Okuma Anlama ✍️ Yazma 🎭 Edebiyat
📐

Matematik

1-12. Sınıf · Konu Anlatımı · Problemler · Testler

🔢 Sayılar ➕ Toplama ➗ Bölme 📊 Geometri
🔤

İngilizce

1-12. Sınıf · Kelimeler · Dil Bilgisi · Testler

🔤 Words 🎨 Colors 🔢 Numbers 📝 Grammar
🔬

Fen Bilimleri

1-12. Sınıf · Konu Anlatımı · Deneyler · Testler

🌿 Bitkiler 🐾 Hayvanlar ⚛️ Kimya 🌌 Fizik
🏛️

Sosyal Bilgiler

4-12. Sınıf · Tarih · Coğrafya · Vatandaşlık

📜 Tarih 🌍 Coğrafya 🏛️ Vatandaşlık 🗺️ Harita
❤️

Değerlerimiz

Sevgi · Saygı · Dürüstlük · Hoşgörü · Yardımlaşma

❤️ Sevgi 🙏 Saygı ⭐ Dürüstlük 🌈 Hoşgörü
💰

Tasarruf ve Ekonomi

Su Tasarrufu · Enerji · Geri Dönüşüm · Birikim

💧 Su ⚡ Enerji ♻️ Geri Dönüşüm 🏦 Birikim
🇹🇷

Atatürk ve Cumhuriyet

Cumhuriyet · Atatürk · 29 Ekim · Milli Bayramlar

🦅 Atatürk 🏛️ Cumhuriyet 📜 29 Ekim ⭐ 23 Nisan
💻

Bilim ve Teknoloji

İcatlar · Robotik · Uzay · Yapay Zeka

🚀 Uzay 🤖 Robot 🖥️ Bilgisayar 🔭 Bilim
🌿

Doğada Hayat

Çevre Koruma · Geri Dönüşüm · Mevsimler · Hayvanlar

🌳 Ağaçlar ♻️ Geri Dönüşüm 🐝 Arılar 🌞 Güneş
🛡️

Güvenli Hayat

Trafik Kuralları · Acil Durum · Ev Güvenliği

🚦 Trafik 🚒 Acil 🏠 Ev 🚑 İlk Yardım
📚 Bilgi Evlerim · Tüm Dersler Tek Platformda
💬 WhatsApp Sipariş ✉️ Mail Gönder
📱 0536 380 84 13


📚
🏫
📚 Bilgi Evlerim

Tüm Dersler Tek Bir Yerde!

1. Sınıftan 12. Sınıfa Tüm Dersler · İnteraktif Testler · Konu Anlatımları · PDF Dökümanlar

1.Sınıf 2.Sınıf 3.Sınıf 4.Sınıf 5.Sınıf 6.Sınıf 7.Sınıf 8.Sınıf 9.Sınıf 10.Sınıf 11.Sınıf 12.Sınıf
📱 WhatsApp: 0536 380 84 13 📧 E-posta: guneszeki53@mail.com

Türkiye'nin En Kapsamlı Ders Platformu

18 Şubat 2017 Cumartesi

Cahiliye Döneminde Arap Toplumu


🏜️ Cahiliye Dönemi Arap Toplumu 2026 2026


Cahiliye dönemi, Arapların İslamiyet öncesi yaşadıkları döneme verilen addır. Bu dönem kendi içinde ikiye ayrılır: Çok eski zamanlardan MS beşinci yüzyıla dek geçen süreye "İlk Cahiliye Dönemi", MS beşinci yüzyıldan Hz. Muhammed'in İslamiyet'i tebliğine kadar olan döneme de "İkinci Cahiliye Dönemi" denir. 2026 itibarıyla, bu dönemi anlamak İslam'ın doğuşunu ve toplumsal dönüşümü kavramak için hayati öneme sahiptir.

📜 Cahiliye Dönemi Nedir?

Bu döneme Cahiliye dönemi denilmesinin nedeni, yaşanan büyük ahlaki çöküş ve yozlaşma, bazı sakat adet ve geleneklerinin toplum yaşamına egemen olmasıdır. Yoksa bu çağda yaşayan Araplar bütün uygarlıktan yoksun durumda değildi ve cömertlik, sözünde durma, kendilerine sığınanları koruma ve cesaret gibi iyi hasletleri de yok değildi.

🔑 Cahiliye Döneminin Temel Özellikleri:
  • Öç alma duygusunun yaygınlığı ve kan davaları
  • Özgür insanlar dışında kalanların hiçbir hakkının olmaması
  • Toplum yaşamına zarar veren alışkanlıkların yaygınlığı
  • Kadınların toplumdaki ikinci sınıf konumu

🏛️ Cahiliye Dönemi Toplumsal Yapısı

Diğer Arabistan bölgelerinin tersine Hicaz'da, Hz. Muhammed dönemine kadar hiçbir zaman hiçbir kral veya emir yönetim başına geçmemiş, henüz uluslaşma aşaması da tamamlanmadığından kabile yaşamı hüküm sürmektedir. Her kabile diğerinden ayrı bir devlet gibidir ve başlarında "şeyh" adı verilen kişiler bulunur.

🏕️ Bedevilik

Toplumun büyük bölümü göçebedir. Deve ve keçi kılından çadırlarda yaşarlar. Ana geçim kaynakları hayvancılık, avcılık ve ticarettir.

🏘️ Hadarilik (Yerleşik Hayat)

Köy, kasaba ve şehirlerde kerpiçten yapılmış evlerde yaşayan yerleşikler. Tarım ve ticaretle uğraşırlar.

👥 Kabile Sistemi

Toplum, "asabiyet" denilen güçlü bir kabile dayanışması üzerine kuruludur. Kabile reisleri "mele" adlı mecliste karar alır.

📜 Toplumsal Sınıflar

Özgürler, esirler (köle ve cariyeler) ve mevali (azat edilmiş köleler) olmak üzere üç sınıfa bölünmüştü.


👩 Cahiliye Döneminde Kadın

Ebu Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe gibi tanınmış kabilelerden birine mensup olmadıkça, ya da Hz. Peygamber'in eşi gibi zenginleşip toplumda kendine yer edinmedikçe Cahiliye döneminde kadın haklarından söz etmek olanaksızdı.

⚠️ Kadına Yönelik Uygulamalar:
  • Kız çocukları doğduğunda utanç duyulur, hatta diri diri gömülürdü.
  • Kadınlar miras hakkından mahrum bırakılırdı.
  • Evlilikte kadının söz hakkı yoktu; baba kızını istediği erkeğe verirdi.
  • Kadın, ancak çocuk doğurduktan sonra aile bireyi sayılırdı.
  • Üvey anne ile evlenmek yasak değildi.

⚔️ Öç Alma Geleneği ve Kan Davası

Bir siyasi birliğin olmadığı, topluma kabile asabiyetinin egemen olduğu bu dönemde kabileler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi nedenlerden sık sık savaşlar yaşanırdı. Toplum yaşamını düzenleyen hukuksal kurallar değil, "sünnet" yani atalardan gelen örf ve adetlerdir.

🔑 Kan Davası Kuralları:
  • Bir kişinin işlediği cürümden bütün soyu sorumlu olurdu.
  • Öç almak, öldürülenin en yakın mirasçısının borcuydu.
  • Kan davası kuşaklar boyu sürebilirdi.
  • Haram aylar (Eşhuru'l Hurum) dışında savaş serbestti.

🪨 Cahiliye Döneminde Puta Tapıcılık

Araplar Hz. İbrahim döneminde tek tanrı inancına sahipti. Ancak zamanla Kabe'den alınan taşlara tapma yani puta tapıcılık yaygınlaştı. Her kabile kendi özel putuna tapar, başka kabilelerin tanrılarının da kendi bölgelerindeki kudretini tanırdı.

🏛️ Putların Rolü

Putlar Tanrı'ya yaklaşma aracı olarak görülürdü. Her evde bir put bulunur, yolculuk öncesi ve sonrası puta el sürülürdü.

🔮 Fal Okları

Karar vermede zorlanıldığında put önünde fal okları çekilirdi. "Evet" veya "Hayır" oku ile karar verilirdi.

🧙 Kahinler

Putların içindeki cinlerin kahinlerle konuştuğuna inanılır, anlaşmazlıklarda kahinlere danışılırdı.

🍽️ Putlara Saygısızlık

Putlara olan saygı tam değildi. Kıtlık zamanında Beni Hanife kabilesi hurma ve sütten yapılmış putlarını yemişti.

📝 Cahiliye Döneminde Şiir ve Kültür

Şiir, Arapların büyük değer verdikleri bir sanat dalıdır. Ukaz, Micenne ve Zu'l-Mecaz gibi ünlü panayırlarda şairler şiirlerini sunar, en iyi kasideler seçilerek Kabe'ye asılırdı. Şair, kabilesinin sözcüsü, rehberi, bilgini ve tarihçisi sayılırdı.

"Ey hizmetçim! Ateş yak; çünkü gece soğuk, rüzgar serttir. Umulur ki ateşini geçen birisi görür. Eğer yaktığın ateş bir konuk getirirse sen özgürsün." — Hatem et-Tai, Cahiliye Dönemi Şairi

🤝 Geleneksel Arap Konukseverliği

Elbette Cahiliye dönemi Arap toplumu tamamıyla kötü hasletlere sahip değildi. Özellikle konukseverlikleri, her araştırmacının dikkatini çekecek ölçüdedir. Çölde yolunu kaybedenlere yardım etmek, misafir ağırlamak bir şeref meselesiydi.

📌 Konukseverlik Örnekleri:
  • Yüksek yerlere ateş yakılır, misafirler bu ateşe yönlendirilirdi.
  • Misafir için koyun kesilir, köpeğin payı bile unutulmazdı.
  • Misafir, kendi çocuklarının yerine konulurdu.

🔮 Sonuç: Cahiliye Dönemini Anlamak 2026

Cahiliye dönemi Arap toplumu, kabile asabiyeti, örf-adet, şiir kültürü ve puta tapıcılık gibi unsurlarla şekillenmiş karmaşık bir yapıya sahipti. 2026'da bu dönemi anlamak, İslam'ın getirdiği toplumsal dönüşümü ve insan hakları devrimini kavramak için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

📌 Önemli Not: Cahiliye dönemi, sadece olumsuz yönleriyle değil, cömertlik, cesaret, konukseverlik gibi değerleriyle de İslam'ın inşa edeceği yeni topluma bir zemin hazırlamıştır.
Reklam

❓ Sık Sorulan Sorular (2026)

🔹 Cahiliye dönemi neden "Cahiliye" olarak adlandırılır?

"Cahiliye" kelimesi, "cahil" kökünden gelir ve bilgisizlik, cehalet anlamına gelir. Bu döneme bu adın verilmesinin nedeni, yaşanan ahlaki çöküş, puta tapıcılık ve toplumsal adaletsizliktir. Ancak bu dönemde Araplar tamamen kültürsüz değildi; güçlü bir şiir geleneği ve cömertlik gibi değerleri vardı.

🔹 Kabile sistemi nasıl işliyordu?

Toplum, kan bağına dayalı kabileler halinde örgütlenmişti. Her kabilenin başında şeyh bulunurdu. Kabile üyeleri arasında "asabiyet" denilen güçlü bir dayanışma vardı. Kabile dışına çıkmak, can güvenliğini kaybetmek anlamına gelirdi.

🔹 Kız çocukları neden diri diri gömülüyordu?

Kız çocuklarının gömülmesinin başlıca nedenleri arasında geçim sıkıntısı, kabilenin onurunu lekeleme korkusu ve kız çocuklarının değersiz görülmesi yer alır. Bu uygulama, kadının toplumdaki ikinci sınıf konumunun en vahşi göstergelerinden biridir.

🔹 Cahiliye dönemi şiirleri neden önemlidir?

Cahiliye dönemi şiirleri, o dönemin yaşam tarzı, değerleri, savaşları, aşkı, doğası ve toplumsal yapısı hakkında eşsiz bilgiler sunar. Bu şiirler, sözlü kültürün en önemli ürünleridir ve Arap dilinin gelişimine katkıda bulunmuştur.

#CahiliyeDönemi #İslamTarihi #ArapToplumu #KabileSistemi #Putperestlik #ArapŞiiri #KadınHakları #Tarih #İslamÖncesi #SosyalYapı

📚 Kaynaklar

  • 1) Hitti, Philip K. İslam Tarihi. 2025.
  • 2) Watt, W. Montgomery. İslam Öncesi Arap Toplumu. 2024.
  • 3) İbn Hişam. Siyer (Çeşitli baskılar).
  • 4) Taberi, Muhammed b. Cerir. Tarih-i Taberi. 2025.
  • 5) Türk Tarih Kurumu. Cahiliye Dönemi Araştırmaları. 2026.

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Hıristiyanlığı dünyaya yaymak için çalışan kişilere “misyoner”, bu amaçla yürütülen çalışmalara da “misyonerlik” denilmektedir. Kökeni Latince “göndermek” anlamına gelen ‘mittere’ fiiline dayandırılan “mission” sözcüğü Fransızcadan dilimize geçmiştir. Misyon sözcüğünün sözlük anlamı yetki, vekalet, özel görevdir. Fakat misyon ve misyoner sözcükleri günümüzde sözlük anlamından öte bir anlam kazanmıştır. Hristiyanların, Hristiyan olmayan toplumlarda, onları kendi din ve mezheplerine kazandırmak için açılan kurumlara misyon, insanlara Hristiyanlığı benimsetmek için uğraşan özel eğitimli kişilere de misyoner denmektedir.
Misyonerler bu görevlerini, Hz. İsa’nın “Gidiniz ve yeryüzünde her yaratığa İncil’i vaaz ediniz …” şeklinde bir sözüne atıfla yaptıklarını söylerler. İsa’nın havarileri de ilk misyonerler olarak kabul edilir.
Misyonerlerin Hz. İsa’nın, kendileri için bir emir olarak kabul ettikleri “işte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum, yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade dil olunuz” şeklindeki sözlerine de oldukça önem vermiş ve esnek politikaları, kurnaz ve inatçı davranışlarıyla, misyonerlik faaliyeti yürttükleri ülkenin ve toplumların özelliklerine göre birçok farklı strateji uygulamışlardır. Misyonerler ilk geldikleri andan itibaren hemen faaliyetlerine başlamaz, kendilerini güvence altına alana kadar sessizce bekler ve ikinci plandaki görevleriyle yetinirlerdi. Dini telkinler bundan sonra başlardı.
Misyonerlere göre hedefe varmak için her yol ve her meslek kullanılabilir. Kendilerini İncil’in bir savaşcısı, bir hizmetkarı olarak gören misyonerlerin amacı yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu meydana getirmektir. Kendi ifadeleriyle dinsiz dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bunun için bilmeyenlere İncil’i öğretmek, Hıristiyan olmayanları Hristiyanlığa ya da kendi mezheplerine kazandırmak için uğraşırlar..
Misyonerlik faaliyetlerinin başlangıç aşaması kendi din ve mezheplerinde yerli din adamlarıyla yerli kiliseler kurarak bir cemaat oluşturmaktır. Diğer bütün eylemler (dua, seyahat, tercüme, tıbbi yardım, basın-yayın faaliyetleri vb.) hep ikinci plandadır. Bu amaç gerçekleştikten sonra ikinci amaç ise bu kiliseler aracılığıyla diğer dinlerden olanları Hristiyanlığa kazandırmaktır.
Misyonerler üyesi oldukları Hristiyan mezhebinden birini yaymak için eğitim ve terbiye almış insanlardır. Bunlar diğer din ve mezheplerin hepsinin batıl olduğu savını ileri sürerler ve kendi dinlerinin üstün olduğunu belirtirler. Bu konudaki düşünceleri de, uygarlığın ve gelişmenin kaynağının da kendi dinleri hatta özellikle kendi mezhepleri olduğudur.
Hristiyan misyonerlerin tarih boyunca Anadolu coğrafyasına gösterdikleri büyük ilgiye şaşırmamak gerekir. Çünkü İncil’de adı geçen birçok mekan Anadolu topraklarındadır ve Hristiyanlık literatüründe bölgenin adı “Bible Land” olarak geçmektedir. Selçukluların başlatıp Osmanlıların sona erdirdiği Doğu Roma İmparatorluğu’nun ardından Türkler bu topraklara sahip olmuş, yapılan onca Haçlı seferine karşın bu kutsal topraklar Türklerden geri alınamamıştır. Bu toprakların yeniden Hristiyanlığa kazandırılması bu nedenle oldukça önemlidir.

Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

Osmanlı’da İlk Misyonerlik Faaliyetleri


Osmanlı topraklarına ilk gelen misyonerler, 16. yüzyılın sonlarında Fransız Katolik misyonerlerdir. 1583 yılında İstanbul’a gelen Cizvitlerin çalışmaları sonunda sonunda, 1583’te İstanbul’da St. Benoit adında Fransız okulu açıldı. Cizvitlerin ardından diğer Katolik tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler misyonerleri de Osmanlı ülkesine gelmeye başladılar ve çoğu kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açtılar.
Cizvit ve Fransiskenlerin en yoğun olarak faaliyet gösterdikleri yerler İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan’dı. Papalık tarafından desteklenen ve kapitülasyonlardan yararlanan misyonerlerin faaliyetleri ile 17. yüzyıldan itibaren ülkedeki Katolik propagandası gittikçe artmaya başladı.
Tarihsel nedenler dışında misyonerleri Osmanlı topraklarına çeken başka nedenler de vardı. Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran etkenlerdi.
Protestan misyonerlerin Anadolu’ya ilk gelişleri ise 17. asrın ilk yarısındadır ve Anadolu’daki misyonerlik faaliyetlerinin büyük bölümü de Protestanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Örgütlü Protestan misyonerlerinin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına ilk gelişleri 18. yüzyıla rastlar. 1739 yılında kurulan ve kısaca Moravya Kilisesi (Moravian Church veya United Brethren) olarak anılan Brethren’s Society for the Furtherance of the Gospel Among the Heathen adlı Protestan misyonerlik kuruluşunun üyeleri 1740 yılında geldikleri İstanbul’da Fener Patrikhanesi yetkilileri ile ilişki kurma olanağı aramışlardır. Aynı kuruluşa bağlı misyonerler 1768-1783 yılları arasında da Mısır’da faaliyet göstermişlerdir.
1799 yılında Londra’da kurulmuş bulunan Church Missionary Society isimli İngiliz misyonerlik cemiyeti, 1815 yılından itibaren Malta Adası üzerinden hem Osmanlı coğrafyasına hem de diğer Doğu Akdeniz bölgelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine başlamıştır. Burası hem bir sığınak hem bir ikmal merkezi görevini üstlenmiştir. Adadaki matbaalarında çeşitli dillere tercüme ettikleri İncil ve diğer propaganda kitaplarını basmış ve dağıtmışlardır. Church Missionary Society’nin göndermiş olduğu ilk misyonerler bu geniş bölgede yaşayan Yahudi, Müslüman ve bilhassa Doğu Kiliselerine mensup Hristiyanların dini, sosyal, siyasi ve ekonomik durumlarını ortaya koyan ve kendilerinden sonra gelenlere yön gösterecek eserler yazmışlardır.
1810 yılında Boston’da kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions isimli misyonerlik kurumu 1820 yılından başlayarak Osmanlı coğrafyasında etkinlik göstermeye başlamıştır. Bu kuruluş hem 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk döneminin en büyük Protestan misyonerlik kuruluşudur, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren Protestan misyonerlik kuruluşlarının en büyüğüdür. American Board misyonerleri kısa sürede İmparatorluğun neredeyse tamamına yayılmışlar, bazen çalışılan bölgelere göre, bazen de hedeflenen topluluğa göre isimler alan misyonlar kurmuşlardır.
Hem Amerikan hem de İngiliz Protestan misyonerlik kuruluşları Osmanlı İmparatorluğu’nda öncelikle Müslüman olmayan topluluklara yönelmişlerdir. Yahudiler, eski Doğu Kiliselerine mensup Asuriler ve Nesturiler gibi Hristiyanlar ve Ortodoks Ermeniler, Rumlar ve Bulgarlar birinci derecede ilgilendikleri topluluklar olmuştur.
Protestan misyonerlik faaliyetlerinin bu ilk dönemi diğer Hristiyan kiliseleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıkları, İncil’in ve saf Hıristiyanlığın vurgulandığı dönemdir. Bu dönemde Katolik ve Ortodoks papazlar Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki faaliyetlerine şiddetle karşı çıkmışlar, kendi cemaatlerini çalmaya çalışan bu faaliyetlerden oldukça rahatsız olmuşlar ve bunları Osmanlı hükümetine şikayet etmişlerdir. Bu dönemde Protestan misyonerlerin koruyucusu İngiliz elçilik ve konsolosluklarıdır. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ile getirilen düzen ve özellikle 1850 yılında İngiliz Elçisi Lord Stratford Canning’in çabaları sonucu Protestanların farklı bir “ulus” olarak kabul edilmeleri, Protestan misyonerlerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır.
1880’li yıllara kadar İngilizlerin koruması altında faaliyet yürüten Amerikalı misyonerlerden beklenen, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi edinmeleriydi. Özellikle halkın dini durumunu saptamak, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim düzeyini belirlemek ve halkın moral durumunu öğrenmekti. Bu amaçla çalışmalara başlayan misyonerler kurdukları misyonlarla birlikte açtıkları okullar, matbaalar, hastaneler ve yardım kurumlarıyla çok yönlü bir misyonerlik faaliyetlerine giriştiler.
Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu ile ilgili görsel sonucu

En önemli Protestan Kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açılmıştı. Bunlar içinde en bilineni, 1863 yılında Cyrus Hamlin adında bir misyonerin İstanbul’da açtığı Robert Kolej’dir. Bu kolejin Bulgaristan’ın bağımsızlığını sağlayacak kadroların yetişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Nitekim kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının büyük bölümü Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık yaptıkları ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar kurulan tüm Bulgar kabinelerinde en az bir Robert Kolej mezununun bakanlık yaptığı düşünülürse Robert Kolej’in Osmanlı’nın parçalanmasındaki rolü anlaşılabilir. Yüklü bir program uygulayan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dilleri yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur.
Bu çalışmalar sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik kuruluşlarının, hem de bu kuruluşlara bağlı misyonerlerin sayıları bir kaç misli artmıştır. Elbette ki bu büyümeye bağlı olarak faaliyetleri ve etkileri de. 1870 yılı itibariyle sadece Anadolu’daki American Board’a bağlı misyonerlerin sayısı 35, doktorların sayısı 3, kadın yardımcıların sayısı 58, yerli misyoner yardımcılarının sayısı 372, kiliselerin sayısı 73, kilise üyelerinin sayısı 3.748 ve kayıtlı Protestanların sayısı ise 20.051’dir. Toplam 233 okulları vardır ve bu okullarda 5.880 öğrenci öğrenim görmektedir.

İlgili resim

Misyonerliği Düzenleme Çalışmaları

Osmanlı yönetimi giderek artan misyonerlik faaliyetlerini bir düzene sokma ve belli kurallara bağlama amacına yönelik olarak sonunda bazı düzenlemeler getirmiştir. Örneğin 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, yabancı okulların ruhsat alabilmeleri için devlet aleyhinde ders okutmamaları, ders kitapları ve programlarının onaylanmasını zorunlu kılıyordu. II. Abdülhamid döneminde misyonerlik faaliyetlerini engellemek amacıyla bazı misyoner okulları kapatılmış, bazılarının okul mülklerinden vergi alınmasına uğraşılmıştır. Keza 1886 yılında Maarif Nezareti içinde yabancı okullarla ilgili bir birim kurulmuş, gerekli yasal koşulları sağlayamayan kimi okullar 1888 yılında kapatılmıştır. Ancak gelen dış baskılar nedeniyle Osmanlı Devleti 1901 yılında, ruhsatsız da olsa bir önceki yıla kadar faaliyet gösteren okulları tanımak ve yenilerine ruhsat vermek zorunda kalmıştır.
Protestan misyonerler, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki faaliyetleri itibariyle ayrılıkçı Ermeni, Bulgar ve Rum hareketleri ile içiçe ve o oranda Osmanlı Devletine düşman bir görünüm vermişlerdir. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlerin, devletin çıkarlarına aykırı olarak açıkça yabancı devletlerin ve devlete isyan eden gayrimüslim unsurların emelleri doğrultusunda çalışmalar içerisine girdikleri görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren en büyük Protestan misyonerlik kuruluşu olan American Board’un Dış İşleri Sorumlusu J. Barton, Ermeni tehcirinden sonra Amerika’da kurulan Ermenilere Yardım Örgütü’nün başına geçmiştir. Ermeni tehciri olaylarının misyonerler tarafından Batı kamuoyuna olduğundan çok farklı yansıtılması, misyonerlik faaliyetlerin ne kadar zararlı olabileceğinin bir göstergesidir.
mormon-misyonerBirinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Savaş sonunda Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerinin sayısı 36’ya düşmüştü. 24 Ekim 1918 tarihi itibariyle ise İstanbul ve İzmir haricinde bulunan istasyonlardaki bütün okullar ve bazı istisnaların dışında bütün kiliseleri kapalı idi. Van, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis, Harput, Urfa, Kayseri, Bursa ve Adapazarı istasyonları geçici olarak kapatılmıştı. Sivas, Haçin, Konya ve Tarsus istasyonlarında sadece birer kadın misyoner kalmıştı. Mardin, Maraş, Antep, Adana ve Merzifon istasyonlarında ikişer veya daha fazla misyoner vardı. Hastanelerin tamamına yakınına hükümet tarafından el konulmuştu. Görüldüğü gibi bu savaşta yaşanan tehcir ve pek çok misyoner okulunun kapanması nedeniyle 1918 yılında Türkiye’deki Amerikalı misyonerlerin sayısı savaş öncesine göre %76 oranında azalmıştı.
Amerikan misyonerlerin Lozan Barış Konferansı devam ederken Orta Doğu’da nihai bir barış için getirdikleri öneri, onların Türkiye’ye nasıl baktıklarını da çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Ortadoğu sorununun mutlak çözümü ordular veya anlaşmalarla değil, ancak Türk halkının Protestan Hıristiyanlığı benimsemeleri ile mümkün olabilir.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’yi terk eden misyonerler, savaşın bitimini takip eden yıllarda yeniden Anadolu’daki eski görev yerlerine gelmeye başlamışlardır. American Board’a bağlı misyonerler Anadolu coğrafyasında Batı Anadolu Misyonu, Orta Anadolu Misyonu ve Doğu Anadolu Misyonu şeklinde çalışmaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra American Board’a bağlı Batı ve Orta Anadolu misyonları faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Her iki misyona yeni misyonerler atanmıştır. Doğu Anadolu Misyonu’na bağlı istasyonlar ise halen kapalıdır. Dolayısıyla bu bölgeye yeni misyoner atanması söz konusu değildir. 1920’li yıllar American Board’a bağlı misyonerlerin yüzyılı aşkın bir süredir bu topraklarda çalışıyor olmalarına rağmen ilk defa olarak Anadolu’nun Müslüman Türk’ü ile karşılaştıkları yıllardır. Bu yeni şartlara uygun faaliyetlerde bulunmak arzusundadırlar. 1921 yılı faaliyet raporlarına göre tamamen olmasa bile okullarını, hastanelerini açarak faaliyetlerine kaldıkları yerden başlamışlardır.
İlgili resim

Cumhuriyet’in Kuruluş Döneminde Misyonerlik

TBMM hükümetinin imzaladığı ilk anlaşmalardan biri olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi’nde Fransız eğitim, sağlık ve hayır kurumlarının her koşulda Türkiye’nin çıkarlarına ve Türk yasalarına aykırı faaliyetlerde bulunmamaları koşuluyla varlıklarını sürdürebilecekleri bildirilmiştir. 1922 yılında Amerika’nın yeniden okul açma isteği ise 1915 yılında hazırlandığını ifade ettiğimiz Talimatname gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Yabancıların ve dolayısıyla misyonerlerin Türkiye’deki eğitim, sağlık kurumlarının durumu, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde de konu edilmiştir. İtilaf Devletleri temsilcileri mevcut bütün müesseselerin eski hak ve muafiyetleri ile birlikte tasdikini ve hatta bunların genişletilmesini talep ederlerken, Türk heyeti devlete karşı faaliyetlere girmemelerini ve dini propaganda yapmamalarını şart koşmuştur. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’na bağlı olarak İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen mektuplarla, dini telkinlerde bulunmamaları ve devletin kurallarına uymaları şartı ile 30 Ekim 1914 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş söz konusu müesseselerin faaliyetlerine izin verilmiştir. Bu mektuplar 13 Ağustos 1931 tarihine kadar geçerli olmakla birlikte, bu tarihten sonra da kanunlara aykırı faaliyeti olmayanlara izin verilmiştir. Burada söz konusu olan büyük devletlerin dışındaki devletlerin Türkiye’deki kurumları da, mektuplar ve anlaşmalarla sağlanan fiili durumdan yararlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısı içinde misyonerlik faaliyetlerini oldukça rahat yürüten, hatta tabiri caizse at koşturan misyonerler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı ortamı bulamadılar. Zira tam bağımsızlık ilkesiyle hareket eden, millilik ve laiklik temelleri üzerine kurulmuş bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti, hem yabancı hem de dini olmaları nedeniyle misyonerlik kurumlarına ve faaliyetlerine kuşkuyla bakıyordu.
Atatürk döneminde, Cumhuriyet hükümetlerinin misyonerlerle ilişkileri ana hatlarıyla üç aşamada ele alınabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları olan 1920-1924 dönemini kapsayan birinci aşamada, Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının ve faaliyetlerinin uluslararası hukuki dayanakları ortadan kaldırılmış ve konu tamamen Türk iç hukuku sınırları içerisine çekilmiştir. Bunu takiben, ikinci aşamada getirilen idari ve hukuki önlemlerle Türkiye’deki misyonerlik kurumlarının faaliyet alanı olabildiğince daraltılmıştır. Türkiye’deki misyonerlerin en önemli faaliyet alanı olan okullarında dini propaganda yapmaları yasaklanmış, Türk idareciler istihdamı, Türkçe ve diğer kültür derslerinin Türk öğretmenlerince ve Türkçe olarak verilmesi gibi zorunluluklarla onların Türkleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu koşullara karşı çıkan okullar kararlılıkla kapatılmış, laik eğitim vermeyi içine sindirebilen misyoner okulları gerekli şartlara uyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Okullar Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli araçlarıydılar, fakat tek araç değildiler. Okulların dışındaki misyonerlik vasıtaları da yaklaşık olarak aynı şartlara tabi kılınmış, örneğin misyoner has-tahanelerinde yeni çalışmaya başlayacak yabancı doktorlara çalışma izni verilmemiştir. Bu şartlara uyamayan pek çok misyonerlik kuruluşu Türkiye’deki faaliyetlerine son vermiş, bir kısmı da bu yeni şartlara uymayı kabul ederek çalışmalarını “laik” ortamda sürdürmüştür. 1927’den sonraki üçüncü aşamada ise, halen varlığını sürdürmekte olan misyoner okulları ve hastahanelerine ağır vergiler koymak ve satın almak maksadıyla binalarına talip olmak suretiyle misyonerlerin faaliyetleri zorlaştırılmıştır.
Misyonerler yeni Türk devletinin ortaya koyduğu şartlara şekli planda uymayı kabul etmekle beraber, misyonlarının gereğini yerine getirerek, dolaylı olarak Hıristiyanlığı Türk insanları arasında yaymaya çalışmaktan da vazgeçmediler. Amerikan misyonerler Atatürk döneminde Hıristiyanlığı doğrudan dini kavramlarla değil de, felsefi kavramlarla dolaylı olarak anlatma ve yerleştirmeye çalıştılar. Başlangıçta, kendileri bu faaliyetleri için “Karakter inşası” tabirini kullanıyorlardı. Kendilerinin dışındakiler ise misyonerlerin bu çalışmalarını, “adı konulmamış Hıristiyanlık” olarak tanımladılar. Çok yerinde bulunan bu tabiri daha sonra misyonerler de benimsediler. Milliyetçilik duygusunun çok canlı olduğu Atatürk döneminde doğrudan Hıristiyanlaştırabildikleri Türklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Tek Parti döneminde misyonerlik faaliyetleri yok denilecek düzeye inen misyonerler çok partili döneme geçişle birlikte görülen özgürlük ortamından yararlanması bilmiş ve yeniden misyonerlik faaliyetlerine başlamışlardır.

Haçlı Seferleri Nasıl Başladı?

haçlı seferleri nasıl başladı ile ilgili görsel sonucu

XI. yüzyılın sonlarında, Bizanslılar ile Araplar hâlâ tüm Anadolu’da egemenliklerini sürdürmekte idiler. Makedonya hanedanının o parlak günlerinden sonra V Mihail Kalafati’nin savaşları ile Monomahos’un dinsel başkaldırısı ve Kilise’den kopması, Zoi’nin egoist ve anlamsız davranışları ve de “Askeri” lâkabıyla tanınan VI. Mihail’in beceriksizlikleri nedeniyle Bizans Devleti güç ve huzursuz yıllar yaşamıştı.
Ne var ki, Komnenos hanedanının Konstantinopolis’te yerleşmesinden sonra bütün bu kahredici olaylar zinciri gerilerde kalmıştı. Halk yeni hanedanın cesur ve muktedir imparatorlarını görerek Anadolu Hıristiyanlığı için verimli bir çağın başlamakta olduğunu hissediyor ve yazgının Doğu Hıristiyanlarının eski ve şanlı imparatorluğu için pek çok şerefli günler hazırlamış olduğunu anlıyordu.
Her ne kadar daha o günlerde bile bir gerileme devresine girmiş bulunsalar da uçsuz-bucaksız bir devletin hâkimi durumunda olan Araplar, hâlâ Bizans’ın karşısında önemli bir güç olarak tarih sahnesinde kendilerini göstermekte idiler.
Selçuklu Türkleri de o sıralarda Anadolu’nun içlerine kadar tüm ağırlıkları ile sarkmış ve Arap mirasının önemli bir kısmına el koymuş olmalarına rağmen; Mezopotamya’nın büyük bir kısmı ile Arabistan’ın tümünü, Mısır’ı, Kuzey Afrika ile İspanya’yı ellerinde bulunduran Araplar her zaman Bizans için güçlü bir tehlike oluşturmakta idiler. Bununla beraber, Bağdat Abbasileri, Mısır Fatimileri ve İspanya Emevileri tarafından çeşitli devletler halinde bölünmüş olmaları nedeniyle, bir zamanlar tüm dünyayı fethetmelerini sağlayan o eski birliklerini kaybetmiş bulunuyorlardı.
Ancak, siyasi rakip durumunda olsalar da Doğu’da Hıristiyanlar ile Müslümanlar uygarlık ve ilerleme yolunda kusursuz bir uyum içinde bulunuyorlardı. O yıllarda Doğu memleketlerinde sanat ve edebiyat tüm parlaklığı ile ışıldıyor ve insanlık için devrin bütün önemli güzelliklerinin tükenmez kaynağı oluyordu.
Sözünü etmiş bulunduğumuz bu iki narin, uygar ve de olağanüstü uyumlu ırki sarmallanmalardan uzakta kalmış Frenk Avrupa’sı, o yıllarda Batı’da egemen olan barbarlığın ve karanlık bilgisizliğin ağır ezikliği altında kıvranarak, bu durumdan kendini kurtaracak bir çıkış yolunu arıyordu. Batı’da ne edebiyat, ne sanat, ne de sosyal kurumlar bulunduğu gibi kanun ve yönetsel işlem kavramları da oluşmuş değildi. Basit halkın ensesine çöreklenmiş ağır feodal nizam, halkın, geçici ve anlık efendiler altında ezilmesine ve kahredici bir umutsuzluğa sürüklenmesine neden oluyordu.
O dönem Avrupa’sının örgüsünde oransal bir ağırlığı olan tek kurum, Papa’nın egemenliği idi. Ancak, bu da güçlülerin çıkar dengeleri ile çevredekilerin kurnaz aç gözlülüklerine dayandığı için halkta saygı hissini yaratacağına ürkeklik ve korkuya yol açıyordu. Anlaşılıyor ki, Batı Avrupa’sı, o sıralarda dünyayı sarsan olaylara müdahale edebilecek herhangi bir girişimde bulunmasına olanak verecek ne manevi unsurlara ne de herhangi bir siyasal kurumlaşmaya sahipti.
Buna karşı, gerek Doğu gerekse Batı’da Bizans adının ve de imparatorluğun ağırlığı büyüktü.
Her ne kadar, Batılılar, 1054 yılındaki Papa tarafından aforoz edilme (kiliselerin ayrılması) olayına hep nefretle bakmış iseler de, Bizans görkeminin neden olduğu korku, kendilerinin herhangi bir öç alma girişiminde bulunmalarına engel oluyor, Tanrının koruması altındaki kente saldırma olasılığını ortadan kaldırıyordu.
Aynı şekilde, Batılıların Müslüman Araplara karşı duymakta oldukları hislerin daha dostça olduğunu söylemeye olanak yoktur. Araplara karşı duymakta oldukları dinsel nefretin yanında Ortodokslara göre onları daha zayıf ve az tehlikeli olarak görmeleri de, besledikleri hınç ve kini arttırmakta idi. Arapların Batı memleketlerine karşı yapmış oldukları tahkir edici ve küçültücü akınların acılarını, Avrupalılar bir türlü içlerine sindirememekte idiler.
İlgili resim

Haçlı Seferlerinin Temel Nedeni: Kör Fanatizm

Demir zırhlar içindeki korkusuz Arap emirlerinin Fransa, İspanya ve Sicilya’daki zaferleri anılarda öylesine canlıydı ki, Papa’nın kendisi de Müslüman orduların Roma’nın kapılarına dayanıp önceki papaları vergiye bağlamış olduklarını panik içinde hatırlamaktaydı. Batı’nın nefreti, yıllarca Frengistan’a korku salmış, ancak şimdi bir dereceye kadar zayıflamış gibi görünen bu “İsa düşmanı Müslümanlar”a karşı odaklaşıyor ve patlayacağı bir neden arıyordu. Kendileri fakirlik içinde boğulurken Doğu’nun zenginliği ve ihtişamı gözlerini kamaştırıyor, bir gün Doğu’nun bu servetini ele geçirecekleri günü iple çekiyorlardı.
Bununla beraber, XI. yüzyılın sonlarına doğru Doğu’ya ve İslâm’ın “ulaşılmaz” yuvasına karşı Katolik dünyanın bir saldırıya kalkışmış olması, inanılmaz derecede cesur bir eylem olarak kabul edilmiştir.
Bu “akılsız” hareketin gerçekleşebilmesi için, bilinen ve mûtad insani dürtülerin de ötesinde, milyonlarca insanın kör fanatizmi ile bağnaz inancının harekete geçmiş olduğunu görmekteyiz. Ve böylece, İsa düşmanlarına karşı savaşmanın ve de yıkım ile kan dökmenin “Tanrı isteği” olduğunu iddia eden birkaç meczubun hezeyanlı bağrışmalarına kapılıp giden milyonlarca insan ayaklanıp çılgın bir hareketi başlattılar. Tarih, bu akımlara Haçlı Seferleri adını vermiş. Avrupa da, bunları gururlu bir kendini beğenmişlik içinde, tarihinin en şerefli sayfalarında kaydetmiştir.
Avrupalılar, kişi ve de millet olarak, kendilerini Haçlıların ahfadı olarak görürken de, “dedelerinin imansız Araplar ile savaşmış olmaları” nedeniyle kendilerini diğer insanlardan üstün gördükleri gibi, tüm insanlığın ve de Tanrının kendilerine sonsuza kadar minnet duymaları gerektiğine inanmaktadırlar.
Böylece de Batı, o seferlerin en önemsiz bir ayrıntısına dahi saygı ile bakmaya kendisini şartlandırmış olmakla, pek çok tahrif ve yalanları da bilimsel bir havaya büründürmüştür! Sonuçta da, çıplak ve trajik gerçeğin ikiyüzlü bir yalanlar yumağı ile sarmallanıp olduğundan bambaşka bir şekilde takdim edilmesi sağlanmış oldu. Ancak bu gibi olaylarda sıklıkla görüldüğü gibi, kişilerin egoizmaları öyle istiyor diye, bilimsel gerçeğin göz kamaştırıcı ışıltısının örtülmesine imkân yoktur.
Tüm tarih gelişimi içinde, kendilerini insan olarak kabul eden kimseler için, Haçlı Seferleri’nden daha aşağılık, daha barbar ve daha sefil bir devir yaşanmamıştır.
Haçlı Seferleri bütün Avrupa’nın en ağır bir ayıp lekesi olarak karşımıza çıkar. Ve de, asil ve uygar Araplarla savaşları sırasında o necip ve ünlü kenti harabeye çevirirlerken o görgüsüz Batı şövalyelerinin, tüm cehaletlerine rağmen kendi içlerinde bulunması beklenen o en basit insani erdemden dahi mahrum oldukları görülmüştür.
Haçlı Seferleri Avrupa tarihinin en karanlık ve ayıplarla dolu sayfalarını oluşturmaktadır.
Gerçekten de, vicdan sahibi birkaç Avrupalı tarihçinin bu hususu belirttiklerini ve olaylardan açık yüreklilikle söz etmiş olduklarını görmekteyiz.
Ne var ki, resmi tarihin, “ideal bir amaç” mazeretinin arkasına sığınarak, en aşağılık dürtülerle kişisel arzularını tatmin etmekten başka bir şey yapmamış olan o kana susamış serseri güruhunu hâlâ defne taçları ile onurlandırmakta olduğunu görmekteyiz.
Kudüs'ün Fethi
Avrupa’da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabulünden ve özellikle Charlemagne’ın Halife Harun el-Reşid ile diplomatik ilişkilerde bulunmaya başlamasından sonra, Batı Avrupa’da dindar hacılardan oluşan ve İsa’nın Kudüs’teki mezarını ziyaret amacını güden kervanların tertiplenmekte olduğunu görürüz.
Bu kervanlar daima kalabalık bir hacı kafilesinden oluşmakta idi.
Beşyüz, bin, iki bin hatta yedi bine ulaşan bu mümin kafileleri, başlarında bir-iki papaz veya piskopos olduğu halde, bir bilgisizlik lâkaydîsi içinde bu tür zorlu gezilere katılırlardı.
Ancak, bu gezilerin genelde kahredici bir başarısızlıkla sonuçlandığı da bir gerçektir.
Akla hayale gelmeyecek güçlükler, büyük masraflar, bilinmeyen hastalıklar, eşkıya baskınları, fırtınalar ve kavgaların bu karmakarışık kitleleri, çoğunlukla daha amaçlarına bile varmadan darmadağın ettiklerini görürüz.
Sonunda, bu tür seyahatler öylesine güç ve yorucu bir hal almışlar ki, Katolik din adamları, İsa’nın Mezarı’nın ziyaret edilmesini ağır bir günah veya suçun işlenmesi durumlarında, Kilise düşmanlarına tatbik edilecek dini açıdan resmi bir ceza olarak vaz etmişlerdir. İşte, bu suretle, Kilise de bu dini bütün (!) kararı ile kendi düşmanlarından kurtulmuş oluyordu.
Görülüyor ki, bir taraftan da her yıl Kilise tarafından bu şekilde cezalandırılmış binlerce günahkâr ve suçludan oluşan güruhlar tertiplenmiş olmakla, Kutsal Mezar’ı tavaf edenler de eksilmemiş oluyordu. Ama kolayca anlaşılıyor ki, böylesi bir insan çöplüğünden oluşan bu Hıristiyan kervanlar, aslında, kendi yaşamları pahasına cehennem ateşi ile zebani mızraklarından kurtulabilecekleri umudu ile hareket eden birer eşkıya çetesinden başka bir şey değillerdi. Ortaçağ Avrupa toplumu çöplüğünden oluşan ve her yıl yola çıkan bu iğrenç kervanlar, geçtikleri her memleket için gerçek birer sosyal yara ve tehlike oluşturuyorlardı.
Devlet kuruluşu açısından kusursuz özellikler gösteren ve uygar bir toplum olan Arapların egemenliği boyunca Suriye’de durum o kadar da vahim görünmüyordu.
Kudüs’e genellikle binlerce küstah, tehlikeli, terbiyesiz, her an kavga çıkarmaya hazır kimselerden oluşan hacı grupları geliyor ve orada, yörenin efendileriymişçesine, hoşgörülü Arapların sakin denetimi altındaki sokaklarda bağrışıyor, ellerinde flamalar olduğu halde davullar ve borularla dinsel törenler ve gösterilerde bulunuyorlardı.
Ne var ki, Suriye’de Arapların yerini Türkler aldığında, işler tamamen değişti. Yörenin yeni efendileri bir taraftan hacılardan vergi almaya başladıkları gibi, o terbiyesiz ve kendini bilmez hacıların Kudüs’te aylarca kalmalarını önlemek amacıyla ellerinden geldiğince güçlük çıkarmaya başladılar. Bu suretle de, yılların geçmesiyle, Kudüs’teki hac görevinin yerine getirilmesi daha da güçleşiyor ve tehlikeli bir hal alıyordu.
Fakat hacca gitmenin giderek daha tehlikeli bir hal almasıyla beraber, zamanın din çevrelerinde o görevi gerçekleştirme arzusu da artıyor ve sonuçta gerçek inananlarla günahlarından arınma gayesi ile İsa’nın Mezarı’nı ziyarete kalkışan canilerin birleşip çılgın bir fanatizm yumağını oluşturdukları görülüyordu.
Suriye’nin ve Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi Bizans için de büyük bir yıkım olmuştu. Araplardan çok daha iyi savaşan bu yeni ırk kısa sürede Anadolu’nun büyük kısmını ele geçirmiş ve neredeyse Bizans’ın kutsal başkentine kadar dayanmıştı. Yapılan savaşlar göstermişti ki, Bizans’ın bu yeni düşmanı kendi başına Anadolu’dan atması olanaksızdı. Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos Türkleri, Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz’den atmak için Avrupalıları bir sefer düzenlenmesi için kışkırtıyor ve bir taraftan Papa’dan yardım istiyordu. Türklere karşı olası bir Haçlı Seferi’nin en büyük destekçilerinden biri olan Bizans’ın bilmediği ise, düzenlenecek olan bu seferler sırasında Müslümanlardan sonra en büyük zararı görecek olanın kendilerinin olmasıydı. Başkentleri bu seferler sırasında bağnaz Hristiyan kitleler tarafından yağmalanacak, evleri ve tapınakları ateşe verilecek, binlerce kişi öldürülecekti.
İlgili resim

Keşiş Pierre Adında Bir Fanatik

Keşiş PiyerHaçlı Seferleri’nin nedenlerinden bahsederken, bu çılgın fanatiklerin arasına karışan, başından geçen birçok talihsiz evlilik aksilikleri sonunda manastır yaşamını tercih eden emekli bir askerin  adını anmamak olmaz. Kendisi çılgıncasına fanatik, ölçüsüz, mütecavizdi. Adının Pierre olması nedeni ile tarih kendisine “Keşiş Pierre-Pierre l’Hermite” lâkabını vermiştir. Bir önceki hac ziyareti sırasında oradaki Müslümanlarca kötü muameleye uğradığı söylenen bu zat, İslâm’a karşı düşmanlık hezeyanlarıyla dolu bir halde dönmüştü. Keşiş Pierre, Tanrı’nın kendisiyle görüşüp İsa’nın Mezarı’nın Arapların günahkâr mevcudiyetinden temizlenip kurtulması için tüm Katolik dünyasının İslam’a karşı savaşması gerektiği hususunda tebliğ vermiş olduğu yönündeki varsam ve sanrılarını etrafa yaymaya başlamıştı. Biraz sonra da, aynı hezeyanların etkisi altında Roma’ya- giderek Papa II. Urban’ın ayaklarına kapanmış ve bu Tanrısal görevin yerine getirilmesi hususunda kendisine dua etmesi ve yardımlarda bulunması için yalvarmıştır.
Papa onu kabul etmiş ve kendisinden dualarını esirgemediği gibi, Tanrı tarafından verilmiş bulunan bu kutsal görevin gerçekleştirilebilmesi için de istediği yerde dolaşarak halka gerekli telkinlerde bulunmasına da izin vermiştir. Beklendiği gibi, keşiş hemen yola koyulup Fransa, İtalya ve Almanya’da dolaşmaya başlamış ve oralarda yaptığı konuşmalarla da, İsa’nın Mezarı’nın kurtulması konusunda halkı harekete geçirmeye başlamıştır.
Keşişin köpük dolu ağzından dökülen coşku, gözyaşı, beddualar, dualar ve de histerik gösterilerle dolu konuşmaları, Ortaçağ Avrupası’nın cahil kitleleri üzerinde korkunç bir etki yaparak onları köklerinden sarsmıştır. Artık herkes Keşiş Pierre’i Tanrı tarafından görevlendirilmiş seçkin bir kimse olarak görüyor, bağrışmalar eşliğinde çılgına dönüyor ve bütün bunların sonunda da, macera peşinde koşan o serseri, kutsal bir güç ve vahiy ile taçlanmış bir peygamber olup çıkıyordu.
Pierre’in o ateşli konuşmalarının etkisi ile her geçen gün çoğalıp güçlenen bir halk hareketi ortaya çıkınca, zamanın devlet büyüklerinin dikkatleri de o yöne çekilmiş oldu.
Cahil Katolik güruh tarafından oluşan böylesine geniş bir hareketin gerek kendisine gerekse dini çevreye birçok faydalı sonucu beraber getireceğini gören Papa da, konuyu inceleyip, müminlerin dinsel arzularını gerçekleştirebilmesi için önce İtalya ve sonra da Fransa’da geniş bir toplantının tertiplenmesi kararına varmıştı. Kuşkusuz, düzenlenecek bir Haçlı Seferi en çok Katolik Kilisesi’nin işine yarayacaktı. Düzenlenecek bir Haçlı Seferi ile Papa, kendisinden zaten yardım isteyen Ortodokslar (Bizans) üzerinde siyasi egemenlik kuracağını hesaplıyor, Papalığın görüşlerini benimsemeyen “Heretik” Doğu Hıristiyanlarını denetimi altına alacağını düşünüyordu. Ayrıca Kudüs gibi kutsal bir kentin geri alınması gücüne güç katacaktı.
Böylece, 19095 yılında Fransa’nın Clermont şehrinde İkinci Büyük Sinod toplanmıştır. Doğal olarak, bu Sinod’da başroldeki hatip olarak gene meşhur Keşiş Pierre’i görmekteyiz. Konuşmalarındaki sürükleyici güç ve yobazlığının inandırıcılığı ile kişiliğindeki marazi coşku binlerce insanı öylesine etkilemişti ki, İsa’nın Mezarı’nın kurtarılması gayesi ile kendi yaşamını bir an önce feda etme arzusu etrafında örülen kitlesel bir deliliğin ifadesi olarak “Tanrı böyle istiyor – Dieu le veut!” sesleri semalarda yankılanıp durdu. Papa da tüm Hıristiyan alemini Kudüs’ü ve doğu topraklarını ele geçirmek özellikle havarilerin yaşadığı yerlerin ve onlara ait kalıntıların Sarazen Müslümanlardan temizlenmesi için yapılacak kutsal savaşa davet etti.
Ve tüm bu güruh, kökleşmiş kararlılığını vurgulamak için, kalın çuha kumaşından haçlar keserek elbiselerine iliştiriyor ve bu nedenle de kendilerine “Haçlılar” lâkabını uygun görüyordu.
Halkın o sıralarda göstermekte olduğu coşku ve heyecanın tarifi mümkün değildir. Kitlesel bir deliliğe yakalanmış insanlar… Bunların zekaca en geri olanları ancak bu suretle Cennet’e gidebileceklerine inanırken, bir kısmı da gidecekleri o bilinmez memleketlerde kolaycasına zengin olup döneceklerine, bazıları da kendilerini istismar eden feodal toplumdaki efendilerinin gaddarlığından ancak bu suretle kurtulabileceklerine inanmakta idiler.
Haksızlığa uğramış, toplumdan dışlanmış, bir zamanlar sahip oldukları zenginlikleri yitirmiş ve de zarara uğramış bu büyük kitle, Hıristiyanlığın iyiliği uğruna giriştikleri böylesine kutsal bir amaç nedeniyle tüm umut ve beklentilerinin gerçekleşmesini tamamen doğal bir hak olarak görüyor, bu durum da, Tanrısal görevlerine duydukları sadakati bir kat daha arttırıyordu. Derin bir taassubun karanlığında boğulan cahil kitlelere göre cennete gitmenin tek yolu Kudüs’ü ziyaret etmekten geçiyordu. Kudüs’e ulaşamasa bile, İsa yolunda savaşırken ölen birisi cennet dışında başka nereye gidebilirdi ki? Şimdi ise bekledikleri cennet fırsatı kendi ayağıyla karşılarına çıkmıştı…
Asiller ve burjuvalar, efendiler ve köleler, papazlar ve keşişler, kadınlar ve çocuklar delicesine bir arzu ile Haçlı Seferleri’ne katılmak için çabalıyorlardı.
Bu gelişmeler sonucunda, seferin masraflarını karşılayabilmek için herkes varını-yoğunu yok pahasına elden çıkarmaya çalışıyordu. Geniş araziler, şatolar, mücevherler, atlar, hayvan sürüleri, elbiseler… Her şey yok pahasına satılıyordu. Herkes, bir an önce hazırlıklarını tamamlayıp ilk seferde kendisine de bir yer ayırabilmekten başka bir şey düşünmüyordu. Cahil halk güruhlarının Haçlı Seferleri’ne katılmasını anlamak kolaydı. Peki soyluların sonu bilinmeyen Haçlı Seferleri’ne katılmasının nedeni neydi? Bu sefere katılacak soylular için öncelikli amaç maddi çıkarlar ve yeni topraklara sahip olmaktı. Elbette diğer nedenleri de gittikleri yerde kendilerine şöhret kazandıracak işler yapmak ve adlarını tüm Hristiyan alemine duyurmak, ayrıca bitmek bilmeyen serüven tutkularıydı.
Gerçek bir kitlesel delilik Avrupa’yı sarmıştı.
Bu suretle de, kısa sayılabilecek bir süre içinde 1.300.000’i aşkın kalabalık bir güruh 1096 yılında Filistin’e doğru hareket etmeye hazır bir hale gelmişti. Birinci Haçlı Seferi ve Avrupalıların utanç serüveni başlıyordu…

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)