bilgievlerim: 2017
Logo Design by bilgievlerim.blogspot.com
TÜRKİYE CANIM FEDA TÜRKİYE CANIM FEDA

Çevirci -Translate - Перевести


27 Nisan 2017 Perşembe

İnek İle Canavar Arasındaki İlginç Diyalog

İnek İle Canavar ile ilgili görsel sonucu


İnek İle Canavar


Ewel zamanda hiç evlat sahibi olmamış bir karı koca varmış .Köyden şehirden uzakta, ıssız bir yerde kendi başlarına ya-şarlarmış. Bu karı koca çocuk sahibi olamadıkları için çok üzülürlermiş ve kendilerinden başka kimseleri olmadığı içinde birbirlerine çok bağhlarmış. Yalnızlığın verdiği üzüntüyle bir gece ağlaya sızlaya Allah'a yalvarmışlar ve kendileri için bir can yol­daşı istemişler.
Bir sabah uyandıklarında bakmışlar ki kapı eşi­ğinin önünde heybetli güzel bir ve inek bekliyormuş.ineğin sahibi olup olmadığını anlamak için çevreyi aramışlar taramışlar,oraya buraya seslen­mişler fakat bakmışlar ki hiç seslenen kimse yok.Buna çok sevinip ineğin yanma gelmişler.İne­ğin karnını iyice doyurmuşlar ve güzelce tımar et­mişler. Ardından da inek için rahat bir yer yapmış­lar.
Bu kan koca ineğin yanma her geldiklerinde onunla,İçişi oğluyla konuşur gibi konuşurlarmış,sevip okşarlarınış.Buna karşılık akıllı inekte onları çok severmiş.
İnek her sene yavrular ve kazan dolusu süt ve­rirmiş.Evin hanımı da sütün kendilerine yetecek kadar olanını ayırdıktan sonra,fazla gelen sütü ko­cası şehir pazarına götürüp satarmış.Yavru buzağı­ları da büyüyünce satar ve böylece geçimini sağlar­mış.
Günlerden bir gün evin hanımı çok hastalan­mış ve o hastalığından dolayı ölmüş.Hanımın öl­mesi üzerine hem kocası hem de inek çok üzül­müş ve ağlamışlar.
Karısının ölümünden sonra adam yalnızlıktan sıkılmış ve evlenmeye karar vermiş.Sonunda arzu­suna kavuşup evlenmiş.Fakat evlendiği yeni kadın inatçı ve yaramaz bir kadınmış.
Bu kadın her şeye bir bahane bulur ve hiçbir şeyi beğenmezmiş. Evin düzenini de kafasına göre değiştirmeye başlamış. Kocasının ineğe gözü gibi bakıp, sevgi göstermesini de gizli gizli takip eder­miş.
Bir gün kadın dayanamamış ve kocasına bu ineği neden bu kadar çok sevdiğini sormuş. Adam da ineğin durumunu anlatmış. Adam, karısının ve kendisinin bu ineği çok sevdiklerini ve karısının ölmeden önce ineğe iyi bakmasını vasiyet ettiğini yeni karısına anlatmış.
Yeni kadının da bunun üzerine ineğe karşı olan kıskançlığı artmış ve böylece ineği ortadan kaldırmaya karar vermiş. Çünkü kocası, ineğin ya­nına her gidişinde ölen karısını hatırlar ve ineği öylece severmiş. Aynı zamanda inek yeni kadını hiç sevmez yanına yaklaştırmazmış.
Bu inek, süt vermesinin yanında evini her tür­lü düşmandan da korurmuş. İnek bu eve geldiğin­den beri bu karı kocanın evini her gece yoklayan bir canavarı görürmüş. Bu canavar, her gece evin yanına gelir, içeriye girmeye çalışırmış fakat her gelişinde inek canavarı korkutup kaçırırmış. Bu olaydan ne adamın ne de kadının haberi varmış. Çünkü canavar yalnız geceleri gelirmiş.
Bir gün yeni kadın, kocasına ineğin çok huy­suz olduğunu bir türlü yanma yaklaşamadığını söylemiş ve ineği satmasını istemiş. Adam yeni ka­rısına kızarak, ineğin ölen karısının yadigarı oldu­ğunu ve bunun içinde asla satmayacağını söylemiş. Karısı ne zaman ineği, kocasına şikayet etse hep azarlanılmış.
Yeni kadın inekten kurtulamayacağını anlayın­ca kocasına karşı hile yapmayı düşünmüş ve yalan­dan hastalanıp yatağa girmiş. Hiç yemez, konuş­maz bu halde yorgana sarılıp günlerce yatıp dur­muş. Ne ilaç ne doktor bu kadını ayağa kaldırama­mış. Kocası da karısının durumuna çok üzülür, onu öleceğinden korkarmış.
Bir gün adam, yeni karısına iyileşip ayağa kalk­ması için kendisinden ne isterse onu yerine getire­ceğini söylemiş. Kadın da ancak evdeki ineğin etinden yerse iyileşeceğini kocasına söylemiş. Bu­nun üzerine kocası çaresiz isteğini kabul etmiş.
Adam ertesi gün ineği kesip bir kazan dolusu et kavurmuş ve yeni karısına bundan yedirmiş. Adamın karısı eti yiyince iyileşmiş ve gülüp oyna­maya başlamış. Kocası da karısının iyileştiğine çok sevinmiş.

Bir gece vakti bu karı koca uyurlarken, dağ ca­navarı yine gelip kapısına dayanmış. Etrafına ba­kınca, kendisini her gelişinde korkutup kaçıran ineğin artık olmadığını görmüş.Bundan faydala­nan canavar kapıyı kırıp eve girmiş ve yataklarında uyuyan kan kocayı parçalayarak yemiş.

Yedi Kızlı Cadı Masalındaki İlginç Diyaloglar

Yedi Kızlı Cadı ile ilgili görsel sonucu


Yedi Kızlı Cadı


Vaktiyle yaşlı bir ninenin bir kızı ve yedi oğlu varmış .Oğlanlar büyüdükten son­ra yedi dağ kadar uzağa gitmişler. Nine ile beraber kalan kızı ise olgunluk yaşına basmış. Kız,diğer kardeşlerinden habersizmiş.
Bir gün genç kız arkadaşlarıyla oyun oynuyor-muş. Bu oyun esnasında değerli bir eşya çalınmış. Kızın arkadaşlarından her biri bu eşyayı kendisinin çalmadığını, bunu ispat etmek içinde "Ağabeyle­rim üzerine ant olsun ki..." şeklinde yemin etmiş­ler. Sıra bu ninenin genç kızma gelince ağabeyleri olmadığı için büyük bir üzüntü duymuş. Bunun üzerine arkadaşları, bu kızla ağabeyleri olmadığı için alay etmişler.
Kız büyük bir üzüntüyle, ağlayarak oradan kaçmış ve eve gelerek durumu yaşlı annesine an­latmış. Annesi, kızın ağabeyleri olduğu gerçeğini anlatmaya karar vermiş.
Annesi kızım yanına alarak ona bilmediği ger­çekleri anlatmaya başlamış: "Kızım! Aslında senin kardeşlerin vardır. Onlar yedi erkektir. Zamanın­da buraları terk edip, falan yedi dağın ötesine gitti­ler. Senin de onların yanma gidebilmen için, sana yapacağım topraktan bir eşeğe bineceksin ve çüş...çüş diyeceksin. Kesinlikle eşeğe hoşt... deme yoksa eşek bozulur toz olur."demiş
Ve kız kardeşlerinin yanma giderek, annesin­den eşeği yapmasını istemiş. Annesi çamurdan eşeği yapmış ve kızda binerek yola koyulmuş. İki, üç dağı aştıktan sonra yanlışlıkla hoşt... demiş ve anında eşek toz oluvermiş. Tekrar annesine gele­rek çamur eşeği yapmasını istemiş ve eşek tekrar yapılmış. Kız tekrar eşeğe binmiş ve bu sefer yedi dağ Öteye varmış. Birde bakmış ki, büyük bir köşk. Kız burada ağabeylerinin yaşadığını anlamış ve gizlice içeri girerek, onların olmadığı bir sırada ev­deki tüm işleri yapmış ve ortalığı temizlemiş.
Akşam kardeşleri eve gelince bakmışlar ki, her yer tertemiz ve intizam içinde. Birbirlerine kimin yaptığını sormuşlar ve belli bir cevap alamamışlar. Kız akşam üzeri bir sütunun kovuğuna girip giz.
Kardeşlerden en küçük olanı, yarın evde saklanacağını ve evin işlerini kimin yaptığını ortaya çı­karacağını söylemiş. Sabah olunca büyük kardeşler evden çıkmış, küçük kardeşleri ise bir köşede sak­lanmış. O anda kız saklandığı kovuktan çıkmış. Tam ev işlerini yapacağı sırada, küçük kardeş bu­lunduğu yerden çıkarak kızı yakalamış ve buraya neden geldiğini, buradaki işleri neden yaptığını sormuş. Kız da başından geçen tüm olayları anlat­mış. Akşam eve gelen büyük kardeşlerine de duru­mu anlatmışlar. Kardeşleri birbirine kavuştukları için büyük mutluluk duymuşlar.
Ertesi gün yedi erkek kardeş evden ayrılırken, kız kardeşlerine ocağın ateşini kesinlikle söndür­memesini tembihlemişler
Aradan uzun bir zaman geçmiş kız bu tembihi bir gün unutmuş ve bakmış ki ateş sönmüş. Kız bu sefer ateş bulmak için etrafı dolaşmış. Bir tepenin üstüne çıkarak etrafı gözlemlemiş, bir de bakmış ki bir dağın ardından duman çıkıyor, hemen ateş alırım sevinciyle yola koyulmuş. Dağı aşınca bir ev karşısına çıkmış. Eve girince yedi tane genç kızla karşılaşmış. Bu kızlar meğer bir cadının yedi kızıy­mış. Kız, bu cadının kızlarından ateş istemiş. Kız­lar ateşi vermişler. O anda cadı anaları evde yok­muş.
Kızlar, cadı annelerinin kızı bulmaması için ateşin yanında ona sabun ve yağ vermişler. Ve kı­za arkasından yağ atmasını, yol kayganlaşır, daha sonrada sabun atmasını, bu da su olur böylece an­nelerinin ona ulaşamayacağını anlatmışlar
Kız da. malzemeleri alarak eve doğru yola ko­yulmuş. Cadı eve gelince durumu sormuş ve du­rumu öğrenince kızın peşinden gitmiş. Kız cadı­nın arkasından geldiğini görünce, önce sabunu, sonrada yağı atmış, böylece cadı o anda bayılmış, kız da zar zor eve varabilmiş. Fakat cadı ertesi gün uyanınca, kızın evine gelerek kapıyı çalmış. O sıra­da içerde olan kızdan, her gün parmağının kanını ve yanında tuz istemiş. Bunu yerine getirmediği takdirde ise kapıyı kırıp, içeride kızı öldürme teh­didinde bulunmuş. Kız da çaresiz cadının dediğini yerine getirmiş.
Belli bir zaman geçtikten sonra, ağabeyleri kız kardeşlerinde çok zayıflama olduğunu görmüşler. Kız kardeşlerinden durumu anlatmasını istemiş­ler. O da başından geçenleri tek tek anlatmış. Böy­lece ağabeyleri içlerinden bir kardeşlerini eve sak­lamışlar. Cadı eve gelince, kardeşi oku çıkarıp ca­dıyı öldürmüş.
Bunun üzerine kız, tüm ağabeylerine bu cadı-
nın yedi kızı olduğunu ve kendilerinin bu kızlarla evlenmelerini istemiş, ağabeyleri de kız kardeşleri­nin dediğini yaparak bu cadının yedi kızıyla evlen­mişler.
Aradan epey zaman geçmiş. Kardeşler sabah evden ayrılırken kız kardeşlerine bazı tehlikeler­den dolayı tembihlemişler. Bu tembihte kız kar­deşlerinde su içerken, kesinlikle su içtiği testinin ağzını bir tülbentle bağlayıp, ondan sonra, o suyu içmesini istemişler. Böylece kız kardeşlerini suda­ki zararlı kurtçuklardan korunmasını sağlamaya çalışmışlar.
Fakat cadının kızları olan gelinler, kocalarının kardeşlerine olan sevgisini kıskmmış ve ona bir tu­zak kurmayı planlamışlar. Bunun için sudaki za­rarlı kurtçuklardan korunmak için bağlanan tül­bentle birlikte, cadının kızları, evdeki tüm tülbent ve bezleri saklamış ve kıza vermemişler. Bunun üzerine kız da suyu, testiye tülbent bağlamadan içivermiş o sırada gelinlerinin suya bıraktığı bir yı­lan kızın karnına girmiş.
Gel zaman git zaman kızın karnına giren yav­ru yılan büyümüş ve kızın karnında büyük bir şiş­kinlik yaratmış. Cadının kızları tam sırası diyerek kıza iftira atmışlar. Kızın ağabeylerine kızın hami-
le olduğu yalanını söylemişler. Kızın ağabeyleri de bu söze inanıp kızı öldürmeyi kararlaştırmışlar. Bunun için içlerinden en küçük kardeşlerini gö­revlendirmişler. Onun kız kardeşlerinin bir dağa götürüp öldürmesini ve kızın kanlı elbisesini is­temişler. Emin olmak için.
En küçük kardeş, kızı alarak dağa götürmüş. Tam kız kardeşini öldüreceği sırada kalbinde kar­deşine karşı bir acıma hissi duymuş ve onu öldür­mekten vaz geçmiş. Diğer kardeşlerine, kızı öldür­düğünü inandırmak için, kızın mintanından bir parça alarak kana bulamış ve kız kardeşini de dağ­da oluruna bırakmış.
Kız her ne kadar masum olduğunu kardeşleri­ne anlattıysa da, onları kendisine bir türlü inandı­ramamış. Ve kendisini yalnızca dağa bırakan kar­deşine: "Ah! Kardeşim! Ayağında bir yara çıksın ve kimse onu iyileştirenlesin. O yaranın tek dermanı ben olayım ve sende derman bulmak için bana ge­lesin, bana muhtaç olasın!" bu şekilde beddua et­miş. Daha sonra çaresizce dağı dolaşmaya başla­mış, kardeşi de oradan uzaklaşmış.
Kız gide gide çift süren bir çiftçiye rastlamış. Çiftçide kızı yanmOçağırmış ve kendisini burada hiç görmediğini söylemiş. Kız da başından geçen İcri çiftçiye tek tek anlatmış. Çiftçi kıza acıyarak, ona karnındaki yılan için çare düşünmüş. Tam o sırada tarlada, bir dikenin içinde bulunan, büyük bir yılan ona çaresini anlatacağını söylemiş. Yılan: "Kızı tavandan baş aşağı sarkıtmasını, bunu yapar­ken de başının altına tuz ve su katmasını çiftçiye söylemiş." Büyük yılanın altında aynı zamanda bir küp altın varmış.
Çiftçi kızı alarak eve gelmiş ve kızı bacakların­da tavana baş aşağı sarkıtmış ve başının altına tuz ve su koymuş. Bunun üzerine kızın karnındaki yı­lan, tuzu ve suyu almak için, kızın ağzından dışarı çıkmış. O sırada nöbet tutan çiftçi, yılanı görür görmez vurmuş ve öldürmüş, iyileşen kızı da ken­dine nikahlayarak onunla evlenmiş. Bir çok çocukları olmuş.
Kızın kardeşlerinin en küçüğüne ettiği beddua tutmuş. Küçük kardeşin ayağında büyük bir yara çıkmış. Kardeşi nereye baş vurduysa derdine çare bulamamış. Kardeş avarece dolaşa dolaşa kız kar­deşinin köyüne gelmiş. O sırada köyün çocukları bunun etrafında toplanmışlar. Bunu gören kız du­rumu merak edip kalabalığa doğru gitmiş. Bir bak­mış ki bu kendisini dağda yalnız bırakan kardeşi. Memen kardeşini alarak eve gelmiş ve ona bir ilaç yaparak ayağına sürmüş. İlacı sürer sürmez, ağabe­yinin .yarası anında iyileşmiş.
Daha sonra kız, başından geçenleri kardeşine anlatmış. Kardeşi, kıza yanlış davrandıklarından dolayı üzülmüş.
Bıı olaydan sonra çiftçi, kardeşi ve kız beraber­ce çalılıklarda bulunan ve altında hazine olan, bü­yük yılanı öldürmeye gitmişler. Tarlaya varıp yıla­nı bulmuşlar ve orada yılanı hemen öldürüp, altın­daki bir küp altını almışlar.

Kızın en küçük kardeşi de diğer ağabeylerinin yanına giderek durumu anlatmış. Bunun üzerine kardeşler birlik olup, cadının yedi kızını öldür­müşler ve kız kardeşlerinin yanma gelmişler. Ora­da altınları alarak hep beraber, bir daha ayrılma­mak üzere mutlu bir hayat sürmüşler.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Keloğlan ve Orman Perileri Masalı Hakında Bilinmeyenler

Keloğlan ve Orman Perileri Masalı ile ilgili görsel sonucu

Masalın Devamını Okumak İçin Alttaki Linke Tıklayın

Küçük ve şirin bir köyde yeşilliklerin bol, ormanların çok olduğu bir yerde anne ile oğul yaşarmış. Küçük yaşta babası ölen bu çocuk annesini çok severmiş. Babası ona Keloğlan ismini vermiş. Keloğlan annesiyle birlikte tarlada çalışır ve boş zamanlarıyla arkadaşlarıyla oynarmış. Yine günlerden bir gün annesine yardım ettikten sonra arkadaşlarıyla oynamak için yola koyulmuş. Ormandan geçerken küçük bir çocuğun ağladığını duymuş ve yanına gitmiş. Küçük çocuk o kadar ağlıyormuş ki, gözleri kıpkırmızı olmuş. Keloğlan küçük çocuğa yaklaşıp ve sormuş:
– Neden ağlıyorsun küçük çocuk?
– Annem ve babam birden bire yok oldu. Onları bu ormanda bulamıyorum.
– Peki buraya nasıl geldiniz?
– Biz bu ormanı koruyan perileriz. Ormanda dolaşırken birdenbire annem ve babam yok oldu.

23 Nisan 2017 Pazar

Obur Kaplumbağa

obur kaplumbağa ile ilgili görsel sonucu

Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Allah’ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş.Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış.

Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış.
Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek arkadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış.
Meyşa her gün sabah uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvanlarla tanışır, arkadaş olurmuş. Tişni’ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış.
Meyşa, Tişni’ge devamlı olarak;

— Haydi, Tişni sen de biraz gez, hareket et, çok şişmanladın, dermiş. Tişni ise;

— Biz kaplumbağalar zaten yavaş hayvanlarız; bizim hareketimizden ne olacak, diyerek yatarmış. Sürekli yemek yediğinden çok obur bir kaplumbağa olup çıkmış. Bulduğu her otu yiyormuş. masalsitesi.com Meyşa ona;

— Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış.

Bir gün Meyşa, Tişni’yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Birkaç adım gidince Tişni "Yoruldum!" diye şikâyet etmiş.
obur kaplumbağa ile ilgili görsel sonucu

Dinlenmek için bir yerde durmuşlar. Sürekli boğazını düşünen Tişni, yiyecek bulmak için etrafa bakmaya başlamış. Daha önce görmediği kırmızı meyveli bir sarmaşık görmüş. Yemek için meyvelere doğru ilerlemiş. Meyşa;

- Hayır, Tişni onları yememeliyiz. Ne olduğunu bilmiyoruz, zararlı olabilirler, demiş.

- Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni,

Meyşa yememesi için çok yalvardıysa da Tişni’yi vazgeçirememiş. Tişni hem yiyor hem de Meyşa’yı;

- Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş.

Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısiyla uyanmış.

Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gelmiş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanına gitmiş. Tişni’nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış. Tişni’ye bunu içirmiş.

Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüşler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyormuş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa olmuş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Yoksul Oduncu Masalı

İlgili resim

Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.

Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki:

- Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.

Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış.

O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş:

- Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.

Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses:

- Gel! Diye bağırmış.

Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses:

- Girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.

Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..

Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş:

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar hep bir ağızdan:

- Bizce uygun! Demişler

- Yaşlı adam kıza dönerek:

-Burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir! Demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra:

-O kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?

Hayvanlar seslenmişler:

- Onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir!

Bunun üzerine yaşlı adam:


- Haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım! demiş.

Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş.

Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın:

- Benim suçum yok! Demiş. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti… Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir.

Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş:

- Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz! Demiş.

Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş.

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar aynı yanıtı vermişler

- Bizce uygun: demişler

Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar:

- Onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!

Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.

Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki:

- Bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!

Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. “En sevgili yavrumu da mı yitireyim?” demiş. Adam.

- Merak etme; demiş, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler.

Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş.

Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş:

- Güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.

Onlar bir ağızdan:

- Bizce uygun demişler!

Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra:

- Ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş:

- Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim! Demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız:

- Artık ben de dinlenmeliyim demiş.

Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış.

Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş.

Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş.

Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış.

Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız:

- Gidin demiş, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim.

Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş.

- Ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısısenin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü.

Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız:

- Ama benim öbür kız kardeşlerim nerede? Diye sormuş.

Oğlan yanıt vermiş:

- Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler!

Kaval Çiçeği Masalı

kaval çiçeği masalı ile ilgili görsel sonucu

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali’nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

“Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?” diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali’yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken “cup” diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, “Ne olacak?” diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali’nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde…

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla…

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını…

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, “Ben de hazırım” dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden…

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler… Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. “İşte doğanın aşkı” diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine…

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga…

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde…

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali’den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla…

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali’den de erken…

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali’nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi… Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış…

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

“Belki küçük balık duyar da çıkar” diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

“Korkma ben buradayım” desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma…

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. “Belki, duymadı geldiğimi” diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini…

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış…

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında…

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali’nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana…

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe “Kaval Çiçeği” demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali’nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye…

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi…

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

Vadideki Nine Masalı

vadideki nine masalı ile ilgili görsel sonucu

Su akar gider denize kavuşur.

Ay güneşi kovalar gece olur.

Masal ülkesinde bir telaştır başlar: Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz.

Ve sevgili aynacık son anda nefes nefese bir masal ile gelir: Kusurumuza bakmayın prensesim. Ceylanları bir araya getirmek zaman aldı…

Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş.

Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış.


radan yıllar geçmiş. Çocuk, fidan gibi boy atmış, delikanlı olmuş. Fakat yıllar annesinin gücünü azaltıyormuş gitgide. Artık eskisi gibi bahçeye gidip çalışamıyormuş. Saçlarına aklar düşmüş. Dizlerinde derman kalmamış. Delikanlı da zaten onun yorulmasını hiç istemiyormuş. Bahçenin ekimini tek başına yapmaya başlamış. Dağa da çıkıyormuş arada bir, odun kesmek için. Bu odunları eve getirir, soğuk günlerden onlarla ısınırlarmış. Artan odunları da şehirde satarlar üç-beş kuruş kazanırlarmış.

Delikanlının annesi artık iyice yaşlanmış. Güzel mi güzel, şirin mi şirin bir nine olmuş. Tatlı dilli, hoşsohbet bir ninecik… Komşuları onu pek severlermiş. Üzülmesine hiç dayanamazlarmış. Delikanlı da istemezmiş tabiî annesinin üzülmesini.

Ninecik yemek pişiremiyor, evi temizleyemiyormuş artık. Devamlı yalvarıyormuş:

- Bir tek oğlum var. Onun mutlu olmasını isterim. Ne olur, onun gibi iyi bir gelin ver bana. Bu evin neşesi eksilmesin.

Güzel ninecik böyle düşünmeye devam ederken birgün oğlunu yanı başına çağırmış. Düşüncesini söylemiş ona:

Ey oğul, ben hiçbir iş yapamaz oldum. İhtiyaçlarımızı karşılayamayacak kadar yaşlandım. İsterim ki bir gelin gelsin, evimize çeki-düzen versin. Sen ne dersin oğul?

Delikanlı annesinin söylediklerini bir gün düşünmüş, iki gün düşünmüş… Sonun da onun da bakıma ihtiyacı olduğuna karar vermiş. Sonra da;

- Anneciğim sen nasıl istersen öyle olsun, demiş.

Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güler yüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar. Ninecik hanım hanımcık olsun istiyormuş. Çok geçmeden evin içinde üçüncü bir kişi gezinir olmuş bile. Delikanlıyı evlendirmişler. Gelin hanım da artık o evin bir parçası olmuş çıkmış.

Önce öyle güzel geçiyormuş ki günleri. Gülüyor, eğleniyorlarmış hep beraber. Sabah, oğul ile gelin bahçeye çeki-düzen veriyorlarmış. Sonra delikanlı odun kesmeye dağa gidiyormuş. Annesi ile eşi kendisini beklediklerinden işini bitirir bitirmez evin yolunu tutuyormuş. Ne zaman güneş kızarmaya başlasa, her şeyini toplayıp düşüyormuş yollara.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Mevsimler bir bir değişmiş. O eski güzel günler yavaş yavaş kaybolmaya başlamış. Artık bağrışmalar dökülüyormuş evin pencerelerinden dışarıya. Zavallı ninecik bu tartışmalara engel olabilecek hiçbir şey yapamıyormuş. Çünkü tartışmanın sebebi kendisiymiş. Gelin, sabah-akşam söylenir olmuş:

- Annene bakmak zorunda değiliz. Onu bu evden götür. Gitsin yanımızdan. Mutluluğumuza engel oluyor. İstemiyorum onu.

Delikanlı sabırla;

- Nereye gidecek? Onun benden başka kimsesi yok ki, diyormuş. Hem neden gitsin? O, bizim annemiz. O, bizim en sevdiğimiz olmalı bu dünyada. Bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Neden onu istemiyorsun? Önüne yemek koymasan, günlerce aç kalabilir. Senden bir lokma istemez. Hiç şikayet etmez. Nedir ondan alıp-veremediğin. Zaten yapabilecek gücü olsa ne senden bekler yardım, ne de benden.

Ama bütün bu sözlere rağmen gelin hanım, ısrarla ninenin gitmesini istiyormuş. Delikanlı bir gece annesinin yanına varmış. Bir bir söylemiş her şeyi:

- Anneciğim, beni affet. Karım senin bu evden gitmeni istiyor. Benim de artık ona gücüm yetmiyor.

Ninecik kısık bir sesle;

- Biliyorum evladım, demiş. Her şey den haberim var. Sen hiç üzülme. Beni buradan çoook uzaklara götür ve bırak. Ben başımın çaresine bakarım. Beni bir koruyan çıkar.

Delikanlı çok sevdiği annesinden ayrılmayı hiç istemiyormuş, fakat karısının sözlerini duymaktan da bıkmış. Bu yüzden bir gün sabahın aydınlığı ortaya çıkmadan, horozlar yeni yeni uyanıyorken annesinin koluna girmiş ve birlikte ağır ağır yürümeye başlamışlar. Evden belki on, belki yirmi kilometre, belki de daha fazla uzaklaşmışlar. Bir vadiye gelmişler. Akşam olmak üzereymiş. Delikanlı annesine;

- Anneciğim, seni getirebileceğim tek yer burası, demiş. Beni affet.

Ninecik yüzünde minik bir tebessümle oğlunu uğurlamış:

- Güle güle evladım. Dertler sizden uzak olsun. Hep mutlu olun inşallah. Hadi yolun açık, yüreğin ferah olsun.

Delikanlı, annesini akşam vakti o vadide bırakmış evine dönmüş. Günler geçmiş üzerinden. Fakat içi bir türlü rahat etmiyormuş. Aklına kötü kötü şeyler geliyormuş, uykularından korkuyla uyanıyormuş:

- Kim bilir orada ne büyük kurtlar, vahşi hayvanlar vardır. Annemi belki de paramparça etmişlerdir.

Karısına da söyleniyormuş:

- Yarın annemi bıraktığım yere gittiğimde, onu bulamayacağımdan eminim. İstediğin oldu işte. Bunun için mutlusundur. Ama ben annemi kendi ellerimle öldürdüm. Bunu nasıl yapabildim, nasıl senin sözlerinle annemi dağ başına attım!

Karısı ise bu sözleri hiiiiç mi hiç umursamıyor, duymazlıktan geliyormuş. Onun bu hâlini gören delikanlı daha bir öfkeleniyor, daha bir kendisine kızıyormuş.

Ertesi sabah, delikanlı koşa koşa vadiye gitmiş. Bir yandan da kendi kendine;

- Hiç olmazsa annemin kemiklerini toplayıp toprağa gömeyim, diye düşünüyormuş.

Fakat delikanlı vadiye vardığında gözlerine inanamamış. O da nesi. Bu vadi sanki o vadi değil. Cennetten bir köşe olup çıkmış. Kurtlar yerine her yanda güzel gözlü ceylanlar geziniyormuş. Annesinin çevresinde dolaşıyorlar, onun dizlerinde uyuyorlarmış. Delikanlı heyecanla annesinin yanına koşmuş:

- Anne! Anne, şükürler olsun ki yaşıyorsun. Hâlâ buradasın!

Güzel ninecik güler yüzle karşılamış oğlunu. Sevgiyle kucaklaşmışlar. Delikanlı merakla sormuş olanları. Ninecik de anlatmış:

- Sen gittikten sonra bol bol dua ettim. Sonra bu güzel hayvanlar geldi buraya. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Bana yiyecek getiriyorlar. Var git yoluna oğul, ben burada rahatım. Merak da etme.

Delikanlı, annesi her ağzını açtığında daha çok hayrete düşüyormuş. Çünkü annesi konuşurken ağzından çil çil altın saçılıyormuş yerlere. Güzel yüzünde güller açmış sanki. Her taraf mis gibi kokuyormuş. Gözlerine inanamamış. Biraz daha oturmuş annesinin yanında. Sonra düşünceli düşünceli yola koyulmuş.

İçi rahat, sevinçle dönmüş evine. Haberi karısına vermek için sabırsızlanıyormuş. Nihayet karısı bütün olanları öğrenince çıldırmış:

- Ne! Olamaz! Çabuk benim de annemi o vadiye götür. Mutlaka o vadinin sihirli güçleri vardır. Benim de annemin ağzından çil çil altın dökülür. Ne çok zengin olacağım, düşünsene. Çabuk ol! Ne duruyorsun daha?

Delikanlı annesinin ağzından dökülen altınlara şaşırmaktan vazgeçip karısının bu halini hayretle seyretmeye koyulmuş. Ama diyecek söz bulamamış. Neler olacağını merak ederek karısının annesini de almış o vadiye götürmüş. Vadiye bıraktıktan sonra evine dönmüş. Ertesi sabah sabırsızlıkla karısı onu vadiye göndermiş:

- Şu keseleri de yanına al. Altınları doldur içine. Hiç oyalanmadan geri gel. Altınlarıma bir ân önce kavuşmak istiyorum. Kim bilir ne kadar çok olmuşlardır. Köşklerde yaşayacağım artık. Muhteşem bir şey bu. Hizmetçilerim olacak. Şu evin içinde yaşlanıp gitmekten kurtulacağım. Zengin olacağım, zengin!

Karısı böyle hayâl kura dursun, delikanlı vadiye doğru yola çıkmış. Fakat vadiye vardığında gördükleri onu çok korkutmuş. Vadi, o vadi değil sanki. Ceylanlar gitmiş yerine dev kurtlar gelmiş. Üzgün bir şekilde eve dönmüş delikanlı. Karısına bütün gördüklerini anlatmış:

- Annen ölmüş. Kurtlar onu paramparça etmiş. Bulduğum parçaları toprağa gömdüm. Annemi görmedim. Orada değildi. Ceylanlar onu alıp kim bilir nereye götürdü.

Karısı hiçbir şey söyleyememiş. Susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. Ve bir daha da hiiiç konuşmamış

28 Mart 2017 Salı

Ekslibris: Kitapsever kartviziti

Ekslibris: Kitapsever kartviziti nedir ex libris

Ex libris; genellikle kitap kapağının iç tarafında veya ilk sayfalarında bulunan, üzerinde kitapseverlerin adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı, kitabın ait olduğu kişiyi bildiren, küçük boyutlu, hem resim hem grafik kuralları çerçevesinde hazırlanmış kompozisyonlara verilen Latince deyiştir. Türkçeye “ekslibris” olarak geçmiş, İngilizce “bookplate” olarak bilinmektedir.

Ekslibris nedir?

Ekslibrisler mülkiyet bildirir, genellikle bir isimle birlikte kullanılırlar. Bu tasarımlar …’nın kitabı veya …’nın kitaplığından anlamına gelmektedir. Kitap sahibini tanıtır ve onun hakkında bilgi verecek figürler, kompozisyonlar oluşturur. Ekslibrisler önemli iletişim araçlarıdır. İhtiyaç için doğmuş olmalarına karşın estetik kaygılarla hayat bulmaya devam eden özgün tasarımlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
ekslibris

Binlerce yıllık tarih

Ekslibrislerin çok uzun bir geçmişe sahip oldukları bilinmektedir.  Bu alandaki ilk olarak kabul edilen çalışmanın M.Ö. 1400 yıllarında açık mavi bir fayans üzerine yapılmış olduğu, Mısır firavunu  III. Amenofis’in kitaplığına ait olduğu ve bu levhaların papirüs rulolarını korumak için kullanılan ağaç sandıklara takıldığı tahmin edilmektedir.
Gerçek anlamda ekslibrisler matbaanın icadı ile kullanılmaya başlanmıştır. Önceleri sadece kiliselerin ya da krallıkların kütüphanelerinde bulunan el yazması kitaplar vardı. Matbaanın icadı ile çoğaltılarak alt düzeydeki soyluların ve burjuva sınıfı mensuplarının da elde edebilmesi mümkün olmuştur. Böylece tek kopya olma özelliğini kaybeden kitapların kaybolmaması için bir aidiyet işaretine ihtiyaç duyulmuş ve ekslibrislerin kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. İlk ekslibrisin 15. Yüzyılda Güney Almanya’da kullanıldığı bilinmektedir.
Bunlardan biri “kirpi” lakaplı Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan, çayırda bir çiçeği ısıran bir kirpinin resmedildiği, 19 cm boyutundaki ekslibristir. 16. Yüzyılda kitapların çoğalması ile birlikte yaygınlaşan ekslibrislerin ünlü sanatçılar Albrecht Dürer (1471-1528), Lucas Cranach (1472-1553), Edvard Munch (1863-1944), Kaethe Kolwitz (1867-1945), Emil Nolde (1867-1956), Paul Klee (1879-1940), Pablo Picasso tarafından dönemin önemli devlet adamları, bilim adamları ve yakınları için tasarlandıkları bilinmektedir.



III.Amenofis için tasarlanan ex libris                                    1470 – 1480 yıllarında Branderburg ailesi için                                                                                                                    tasarlanan ex libris 6,35 x 6,35 cm

Ekslibrislerin Türkiye’de yer bulması

Türkiye’nin ekslibrisi tanıması ise batıdan satın alınan kitaplarla mümkün olmuştur. Batıdaki ekslibrislerin geleneğinin bizim kültürümüzdeki karşılığı mülkiyet işareti olan mühürlerdir. Bu mühürler de bir çeşit aslında. Zamanın devlet adamları ve padişahları kitaplara mühürlerini basmışlar, vakıflar özel mühürler yaptırmışlardır. Osmanlı döneminin elyazması kitaplarında çok sayıda mühür görmek mümkündür. Hatta bunların bazıları kaligrafinin yanı sıra ebru sanatıyla desteklenmiştir Ancak Avrupa ülkelerinde yaygın olarak kullanılan ekslibrisli kitaplar, ikinci el satışlarla ülkemize girmiş, bu kitapların sahipleri öldüğü zaman ise yakınları tarafından kütüphanelere bağışlanıp sahaflara satılmıştır.
Türkiye’de adına ilk ekslibris yaptıranlar, yabancı uyruklu kitapseverlerdir. Üsküdar Amerikan Koleji, Robert Kolej gibi okullarda görev yapan öğretmenlerin kendileri için ekslibrisler yaptırdıkları, ayrılırken kütüphaneye bıraktıkları kitaplardan anlaşılmaktadır. 1980’li yıllardan bu yana, özellikle güzel sanatlar eğitimi veren kurumlardaki öğretim elemanlarının özendirmeleriyle, ekslibrisler yapan kişiler yetişmeye başlamıştır. Artık yurt dışında yapılan ekslibris sergilerinde ve yarışmalarında ülkemizin adını duyuran tasarımcılarımızın isimleri geçmektedir.



Ekslibrisli kitap örneği

Nasıl tasarlanır?

Ekslibris, yapım süreci olarak resim disiplinine işlevselliği olarak ise grafik ürünlerine yakın bir tasarımdır. Kişinin öne çıkan özellikleri; mesleği, hobileri, beğenileri, hayalleri ve hatta fantastik öğeler konu olarak yer alınabilir. Teknik anlamda sınırlama yoktur ve isteğe bağlı olarak klasik resim yöntemiyle ya da teknik aletler kullanarak ekslibrisler yapılabilir.
Ekslibriste esas olan dengeli bir kompozisyon oluşturmak, resim yazı ilişkisini iyi kurmaktır. Tasarımın bir köşesine, çalışmanın bir ‘ekslibris’ olduğu, ait olduğu kişinin ismi ya da isminin baş harfleri, yapım yılı yazılmalıdır. İsteğe bağlı olarak ekslibrisi kitaplarında kullanacak kişi, kendisine ulaşılmasını kolaylaştırmak adına arkasına adresini yazabilir. Boyutunun en fazla 13 cm.’den büyük olmaması gerekir. Baskı kağıdı olarak her türlü kağıt kullanılabilir. Hatta el yapımı kağıtlar, baskıları daha çekici göstermesi ve farklı dokular yaratması açısından tercih edilebilirler.
Kitaba yapıştırılacağı da düşünülerek ‘ekslibris kağıdının’ fazla kalın olmamasına özen gösterilmelidir. Hazırlanan ‘ekslibris’, klasik çoğaltma yöntemlerinden biri kullanılarak sayıca artırılır ve bunlar kitapların kapak içine ya da ilk sayfanın üzerine yapıştırılır. Damga olarak da tasarlanmış ekslibrisler ile de zaman zaman karşılaşılmaktadır.



Damga ex libris örnekleri

Koleksiyonerlerin ilgisi, sergiler, dernekler

Ekslibrisler, konulara, sanatçılara, tekniklere göre değerlendirilip meraklıları tarafından toplanmaktadır. Koleksiyoncular, ellerindeki çift baskıları diğer kişilerle değiştirerek çok sayıda ekslibrise sahip olmakta, bu değiş tokuş sayesinde kendi koleksiyonlarını kalite olarak geliştirmekte, sayı olarak artırmaktadırlar. Koleksiyoncular, tanınmış sanatçıların ekslibrislerini, özellikle de müzik ve erotik konuları içerenleri tercih etmektedirler. Onlar için Ekslibrislerin estetik bütünlüğü, teknik yetkinliği ve resim – yazı ilişkisi de önemlidir. Bu küçük baskıların sanatçısı tarafından imzalanmasına, ne zaman, ne kadar sayıda ve hangi teknikle basıldığının belirtilmesine dikkat edilmektedir. Bazı kitapçılarda satılan herkesin alabileceği türdeki isim yerleri boş bırakılmış “evrensel Ekslibrisler” koleksiyoncular tarafından tercih edilmemektedir. Koleksiyoncuların kullanışlı buldukları tasarımlar 5 – 7,5 cm. civarında olanlardır.
Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsinde, Amerika’da ve Japonya’da Ekslibris sanatçılarının ve koleksiyoncuların bir araya geldikleri ekslibris dernekleri vardır. Bu derneklerin bazıları, kapsamlı ‘ekslibris yıllıkları’ ve periyodik bültenler yayımlarlar. Bültenlerde tanıtımı yapılan bazı sanatçıların orijinal çalışmaları da bulunur. Üzerinde kültürel ve tarihsel değerler taşıyan Ekslibrisler, 500 yıldan bu yana sanatsal kaygılarla tasarlanmakta ve meraklıları tarafından toplanmaktadır. İnsanı farklı düşüncelere yönelten bu özgün çalışmalar; genellikle kitapların boyutuna bağlı kalınarak hazırlanıp, değişik baskı teknikleriyle üretilmektedir.
Özellikle güzel sanatlar egitimi veren kurumlardaki özgün baskıresim ve grafik tasarım derslerine giren ögretim elemanlarının özendirmeleriyle, ekslibris yapan kişiler yetişmeye başlamıştır. 1997 yılında kurulan Ankara Ekslibris Derneği, 2008 yılında İstanbul Ekslibris Derneği‘ne dönüşmüş, 2003, 2007 ve 2010’da üç uluslararası ekslibris yarışması düzenlemiş, yurt içinde 11 büyük kentte, KKTC, Kanada, Finlandiya, Belçika, Meksika, Rusya’da ekslibris sergileri, workshoplar, konferanslar organize etmiştir. Avusturya, İsviçre, Çin, Meksika ve Rusya’da yapılan Uluslararası Ex libris Kongrelerine katılınıp, Türkiye’nin tanıtımı yapılmıştır.
Ekslibris Derneği’nin en önemli hedefi olan Ekslibris Müzesi, Ocak 2008’de IMOGA İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi bünyesinde kurulmuştur. Üsküdar Ünalan Mahallesi’ndeki Istanbul Ekslibris Müzesi, koleksiyonundaki 15.000 ekslibris ve çok sayıda yayınla ziyaretçilerini beklemektedir.


İstanbul Ekslibris Derneği, Feyziye Mektepleri Vakfı ve Işık Üniversitesi, Türkiye’nin ekslibris sanatında geldiği noktayı uluslararası platforma taşımak, ekslibrisler yoluyla ülkemizi, kültür ve sanatımızı yurtdışına tanıtmak, dünya ülkeleri arasında bir kültür köprüsü yaratmak, ekslibrisin yaygınlaşmasını sağlamak ve yaratıcılarını teşvik etmek amacıyla her yıl  FISAE Uluslararası Ekslibris Kongresi’ni düzenlemektedir. Bu kongreye bağlı olarak sergiler ve yarışmalarda derneğin organizasyonu ile gerçekleştirilmektedir.




Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)