bilgievlerim: Yeryüzü Gizemleri Hakkında İlginç Bilgiler
Logo Design by bilgievlerim.blogspot.com
TÜRKİYE CANIM FEDA TÜRKİYE CANIM FEDA

Çevirci -Translate - Перевести


8 Nisan 2019 Pazartesi

Yeryüzü Gizemleri Hakkında İlginç Bilgiler






Yeryüzü Gizemleri Hakkında İlginç Bilgiler,Yeryüzü Gizemleri Hakkında Önemli Bilgiler,Yeryüzü Gizemleri Hakkında Bilmedikleriniz, Tarih Ve Medeniyet, YERKÜRE GİZEMLERİNİ ARAŞTIRMAK,GÜNÜMÜZDE DURUM,GEÇMİŞE BAKIŞ,BÖYLE BİR DENEYİM YAŞAMAK,Yerışıkları,Toprakananın İzlenimleri,Eski Kültürler,Evrendeki Bilinmeyenler

Dünyanın pek çok yerinde eski kültür ve medeniyetlerin kalıntılarına rastlanabilir. İngiltere, büyük taş kütleleriyle oluşturulmuş çemberler ve binlerce yıllık geçmişe sahip diğer yapılarıyla bu konuda oldukça şanslı bir ülkedir. Amerika’da da Arizona’daki kaya evleri gibi tarih öncesi kültürlere ve kızılderili kültürlerine ait kalıntı örneği çoktur. Güney Amerika’da ise Eric von Daniken’in dünyadışı varlıklar tarafından yapıldığını düşündüğü millerce uzunluktaki Nazca Çizgileri dikkat çekicidir, ilginç olan şey eski çağlardan kalma bu tür gizemli yapıların günümüzde hala insan zihnine meydan okuyor olmasıdır. Yerküre gizemleri araştırmaları arkeolojinin mistik kız kardeşidir, bununla birlikte gücünü farklı kollardan alır.







Bu araştırmalarda bir öncü olan Paul Devereux’ya göre yerküre gizemleri araştırmalarının eski kültürlere ait gizemli yapıtlara yaklaşımı, geleneksel yöntemlerle tartışmalı mistik yöntemleri birleştirmekten korkmayan bütüncül bir yaklaşımdır.
Bu alandaki çalışmalar her ne kadar tarih bilimiyle yakından ilişkili olsa da, yerküre gizemleri araştırmacıları teorilerini büyük ölçüde doğaüstü konusu araştırmalarına dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla da bazı çevrelerle sık sık sürtüşmektedirler. Ancak kesin olan birşey varsa, o da esrarları hala çözülemeyen gizemli kalıntılar hakkında oldukça şaşırtıcı ve incelemeye değer yaklaşımlar sunduklarıdır.

GEÇMİŞE BAKIŞ
Soyu tükenmiş ırklar hakkındaki bilgilerimiz göreceli olarak çok azdır. Özellikle yazılı metin eksikliğinde, bu ırkların kalıntıları üzerindeki çalışmalardan edinilen verilere güvenmek durumunda kalırız. Arkeolojinin yaklaşımı, mevcut bilimsel yöntemlerle kalıntıları tarihlendirme ve çanak çömlek gibi el ürünü araçları kazıp çıkararak bunlar yardımıyla sözkonusu bir ırk hakkında varsayımlarda bulunma tarzında oldukça sabit bir tutumdur. Ancak bu tutum günümüzde bile sapasağlam duran gizemli anıtların inşaa edilişinin ardındaki spirituel (ruhsal) sebepleri göz ardı etmeye oldukça meyillidir. Bu yüzden arkeolojik verilerin, araştırılan çağ, kültür ve ırklara ait tüm önemli özellikleri yansıtabilmesi zordur.
Yerküre gizemleri araştırmaları ortaya çıkışını belkide Alfred Watkins’in 1920’lerde yaptığı çalışmalara borçludur. Watkins, İngiltere topraklarını gezerek gizemli taş anıtlarla ilgili incelemeler yapmış ve ‘ley’ teorisini ortaya koymuştur. Watkins’in sözünü ettiği leyler, kilise, mezar ve Stonehenge gibi taş yapıları birbirine bağlayan görünmez bir takım yollar yada çizgilerdi. 1960’larda ley araştırmaları yeniden gündeme geldi ve diğer gizem araştırma dallarına dahil oldu. Böylece yerküre gizemleri araştırmaları doğmuş oldu. Özellikle Avrupa’da güç sahibi olan bu araştırma alanında günümüze kadar önemli gelişmeler kaydedilmiştir.






BÖYLE BİR DENEYİM YAŞAMAK
Çiftçilik ve diğer yaşam tarzları binlerce yıl boyunca doğa güçleri ve devirleri tarafından yönetilmiştir. Çok uzun bir süre doğanın güçleri ve devirleri hakkında bilgisiz kalan insanlar, bazıları hala ayakta olan devasa anıtlar yaparak korkuyla karışık derin bir saygıyla bu güç ve devirleri tanrısallaştırmışlardır. Bugün oldukça farklı bir noktada bulunan bizler ise, söz konusu anıtların o çağlardaki insanlar için neler ifade ettiğini kavrayabilmek için hala derin araştırmalar yapmaktayız. Aslında ilgilenen herhangi bir insanın bu konuda fikir edinmesi zor değildir. Çoğu insanın yaşadığı yer, ziyaret edip hakkında bilgi edinebileceği eski kültürlere ait gizemli anıtlara yakındır. Bu imkana sahip olmayanlar da çeşitli kitaplar aracılığıyla bilgi dağarcıklarını genişletebilirler.
Çok daha bireysel ve zevkli bir girişim bile mümkündür. Örneğin kendinizi yeterli hissediyorsanız size en yakın yerdeki taş anıtları yakından inceleyip üzerlerindeki işaret ve yazıları okumaya çalışabilirsiniz. Bu nesneler üzerindeki muhtemel şifreleri çözüp amaçları hakkında yorum yapmayı deneyebilir, yani psikometri ile ilgilenebilirsiniz. Akademisyenler her ne kadar bu tür yaklaşımlara soğuk baksalar da, yerküre gizemleri araştırmacıları, ilham temelli bilgi, yorum ve tahminlere büyük önem vermektedirler.
Psikometri yöntemi, bu alandaki çalışmaların ayırt edici bir özelliği olarak kabul edilmekte ve benimsenmektedir. İngiltere’de özellikle dev taş çemberlerin ve megalit adı verilen taş yapıların inşaa ediliş nedenlerinin bulunabilmesi için yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bazı deneyler sonucu, özellikle güneşin doğuşu sırasında, muhtemelen bu taş yapıtlardan yayılan bir takım ultrasonik ve radyasyonik etkiler tespit edilmiş ve hatta gelişmiş bir takım cihazlarla bunların ölçülmesine çalışılmıştır. Ayrıca ziyaretçiler tarafından taş anıtların bulunduğu alanlarda bazen elektrik şokuna maruz kalma ve değişik bilinç durumlarına geçme gibi etkilerin yaşandığı bildirilmiştir.
İngiltere’de yerküre gizemleri araştırma gruplarının düzenlediği ‘moot’ adı verilen toplantılarda pek çok insan biraraya gelip konuşmalar ve tartışmalar yaparak bu fenomen hakkındaki son bilgileri öğrenmektedir.

YERKÜRE GİZEMLERİNİ ARAŞTIRMAK
Uygun kitaplar ve haritalar yardımıyla yerküre gizemleri hakkında evinizden çıkmadan bile bir araştırma yapabilirsiniz. Ancak gene de eski çağlara ait gizemli anıtları bizzat gidip görmeyi istemeyecek çok az kişi vardır herhalde. Pek çok eski kültür ve onlardan kalanlar hakkında yeterli bilimsel veri yoktur. Bu noktada insanların hayal güçlerini ve zekalarını kullanarak yorum yapması ve tartışmalı yöntemlerle sonuca gitmeye çalışması yadırganamaz.
Önümüzde bilinmeyenlerle dolu koskoca bir insanlık tarihi durmaktadır. Ne yazık ki modern çağın teknoloji ve yapılanma tarzının negatif etkilerinden dünyanın her köşesi nasibini alıyor ve geçmişin aynası değerli anıtlar bir daha geri gelmemek üzere yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

GÜNÜMÜZDE DURUM
Günümüz yerküre gizemleri araştırmalarında üzerinde en çok tartışılan konulardan biri, Alfred Watkins’in 1920’lerde geliştirdiği ley teorisidir. 1960’larda bu alanda derin araştırmalar yapılmıştır ve bir dönem, leylerin dünya biyosferindeki enerji çizgileri, yani gezegenin kendisi tarafından oluşturulan enerji yolları olduğu düşünülmüştür.


Gözle görülmemekle birlikte, tıpkı çeşitli değneklerle toprak altındaki su kaynaklarının bulunmasında olduğu gibi, varlıklarının çeşitli belirtilerle sezilebileceğine inanılmıştır.
Araştırmacılar ley teorisinin, Çinlilerin ‘feng şui’ (ejderha yolları) kavramıyla önemli ölçüde benzeştiğini ortaya koymuşlardır. Bu ikisi ayrıca akupunktur literatüründe adı geçen ‘şakra’ kavramıyla da büyük benzerlikler göstermekteydi.
Vücudun bazı kilit noktalarına uyarıcılar yerleştirip beden enerjisini harekete geçirmek suretiyle rahatsızlıkların giderilip sağlığın geliştirilmesi esasına dayanan akupunktur yönteminde adından söz edilen ‘vücut enerji yolları’nın, ley çizgilerinin küçültülmüş halini andırması oldukça dikkat çekiciydi. Benzetme yoluyla eski insanların, yaşadıkları toprağın enerji alanına pozitif bir etki yapabilmek için ley çizgilerinin belirli noktalarına megalitler yerleştirmiş oldukları düşünülebilir.
Günümüzde yerküre araştırmacılarının pek çoğu, ley teorisinin eksik ve hatalı yönleri olduğunu düşünmekte ve yeni araştırmalara girişmektedirler. Bu bağlamda incelenen konulardan biri şamanlardır. Bilindiği gibi şamanlar pek çok eski kültürde maddi alemle ruhsal boyut arasında iletişim kuran insanlardır. Çeşitli kaynaklarda şamanların, ölen herhangi bir kabile üyesine, ölümün ardındaki ‘ruh yolu’nda bir süre eşlik ve rehberlik ettikleri söylenmektedir.
Ne ilginçtir ki, günümüz bazı araştırmalarında da ortaya çıktığı gibi, çeşitli nedenlerle ölümle burun buruna gelen yada öldüğü sanıldığı bir anda tekrar yaşama dönen insanların pek çoğu, ölüm anında insanın bedeninden çıkarak yükseldiğini ve huzurlu bir şekilde tünele benzer bir yoldan geçtiğini dile getirmektedirler. Bu alanda hala devam eden çalışmalar, yerküre gizemleri araştırmalarında, geleneksel arkeolojik ve mitolojik araştırmaların spirituel fikirlerle nasıl harmanlandığını gayet iyi göstermektedir.




Yerışıkları
Dünyanın pek çok yerinde ve İngiltere’de özellikle Stonehenge gibi taş yapıtların bulunduğu bölgelerde, bazı zamanlar topraktan dışarı ışık yayılımlarının olduğuna dair vakalar kayıtlara geçmektedir. Paul Devereux 1982 ‘de bu ışık yayılımları için yerışığı (earthlight) tanımını kullanmış ve bu tanım benimsenmiştir.
Yerışıklarının, toprak altındaki manyetik ve elektriksel enerjilerin yüzeye yakın bölgelerden dışarı sızdırdıkları parıltılar olduğu düşünülmektedir. Aslında geçmişte de özellikle bazı deprem dönemlerinde topraktan ışık yayılımına sık sık tanıklık edilmiş ancak haklarında bir fikir yürütülememiştir.
Yerküre gizemleri araştırmacıları, bu enerjilerin yeryüzüne ulaşmasında çeşitli faktörlerin etkili olabileceğini söylemektedirler. Toprağın yapısına zarar veren ve onu baskı altında tutan taş ocakları yada gölet inşaatları birer etken olabileceği gibi, televizyon ve büyük elektrik hatları da yeraltındaki bu enerjileri tahrik edebilir. Bu etkenlerin günümüz toplum yapısında oldukça yaygın oluşu, yerışıklarının modern çağda neden sıkça ortaya çıktıklarını gayet iyi açıklamaktadır. Fransız araştırmacılar Devereux ve Fernand Legard, Kanadalı araştırmacı Michael Persinger ile yaptıkları deneylerle, altından bazı manyetik ve elektriksel enerji alanı geçen bölgelerde kurulan yerleşim birimlerinde, yerışığı olaylarına daha sık rastlandığını, ortaya koymuşlardır. Bu konuda hala süren pek çok araştırma ve tartışma vardır.
Yerışığı parıltılarının nasıl oluştuğunu keşfetmek için yapılan çalışmalardan biri de, Dr. Brian Brady’nin Colorado’daki Bureau Madenlerinde yaptığı deneylerdir. Dr. Brady çalışmaları sonunda, toprağa yapılan büyük basınçlarda, kayaçlardaki elektriğin sıkışarak toprak yüzeyine sızdığını ortaya koymuştur. Söz konusu basınçlar toprak altındaki enerjilerin doğal hareketlenmeleriyle yada göletlerdeki su miktarının çok artması gibi sebeplerle oluşabilir.
Basınç sonucu yüzeye çıkan elektriğin bazı atmosferik gazları yaktığı ve yerışığı dediğimiz olayın meydana geldiği düşünülmektedir. İngiltere’de Dr. Paul McCartney, görüntüleri filme alınan bazı deneyler yaparak bu teoriyi kanıtlamaya çalışmıştır. Büyük kaya parçaları laboratuvar ortamında parçalanmış ve kısa süreli ışınımlar gözlemlenmiştir.
Bilindiği gibi depremlerden önce pek çok hayvan, yaklaşan tehlikeyi sezmişcesine huzursuzlanır. Bazı uzmanlar bunun sebebinin basınç etkisiyle yüzeye çıkan gazlar olabileceğini düşünmektedir. Araştırmalara göre yeryüzüne çıkan gazlar hayvanların beyinlerinde bazı hormonal değişikliklere yol açmaktadır. Hayvanlar, toprak yüzeyi üzerinde yoğunlaşan iyonlara insanlardan çok daha yakın olduklarından bu tür etkilerin ortaya çıkması mantıklı görünmektedir.
Yerışıkları üzerine İngiltere’de yapılan bir diğer çalışma ise yerküre gizemleri araştırmacılarının UFO araştırmacılarıyla birlikte Sheffield’ın batısında ve Manchester’ın doğusundaki Moorland bölgesinde, birkaç yıl boyunca yerışıklarıyla ilgili kayıtlara geçmiş olayları inceleyip analiz ettikleri Pennine Projesidir.
Dünyada yerışıklarının en çok ortaya çıktıkları yerlerden biri Teksas’taki Marfa bölgesidir. NASA’da danışman olarak görev yapan Edson Hendricks, yıllar boyunca bu fenomen hakkındaki kayıtları incelemiş ve yerışıklarının en çok gözlemlendikleri bölgeleri bizzat ziyaret ederek fotoğraflama çalışmaları yapmıştır. Marfa’daki Big Bend Milli Parkı çevresindeki tepelerde sıkça ortaya çıkan yerışıkları, çevre kasabalardan ve taşıt yolundan gözlemlenebilmektedir. Civardan geçen sürücülerin şaşırmaması içinyol kenarına uyarıcı bir tabela bile konmuştur. Marfa bölgesindeki yerışıkları, bölgenin ilk sakinleri olan kızılderililer tarafından da muhtemelen bilinmekteydi.
Yerışığı araştırmacılarının en çok ilgilendiği yerlerden biri de, Norveç’in Trondheim bölgesindeki Hessdalen’dir. Özellikle kışın gözlemlenen yerışıklarının incelenmesi için araştırmacılar bazen sıfır derecenin altındaki sıcaklıklarda çalışmak durumunda kalmaktadırlar. Bu bölgede yapılan çalışmalardan biri olan Hessdalen Projesi kapsamında, ışıkların yoğun olarak gözlemlendiği ulaşımı zor bir alana birkaç haftalık seferler düzenlenmekte ve çalışmalarda oldukça gelişmiş aletler kullanılmaktadır.


Bu araştırmalar sonucu yerışıklarının iyonlaşmış plazmalar olduğu belirlenmiş ve pek çok renkli fotoğraf çekilmiştir. Tabii bu iyonlaşmış yapıların kökeni hala tam olarak bilinmemektedir. Hessdalen Projesi çalışmalarında, mevcut bilimsel verilerle uyuşturulması zor bazı bulgular da ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar yerışığının sanki ilkel derecedeki bir zekayla kendilerine tepki gösterdiğini yada zihinleriyle etkileşime girdiğini düşünmüşlerdir. Bu iddiaların geleneksel bilim anlayışıyla bağdaştırılması kolay değildir ancak benzer iddialar bölgedeki pek çok kişi tarafından da dile getirilmiştir. Yerışıklarıyla insan zihni arasındaki olası etkin bir ilişki, son araştırmaların konusu olmuştur.
1994 yılı Mart ayında Hessdalen’de, Rusya, ABD, Japonya ve Avrupa’dan seçkin bilim adamlarının, Hessdalen Projesinde görev alan Odd Gunner Roed ve Erling Strand gibi ufologların ve Paul Devereux gibi yerküre gizemleri araştırmacılarının katıldığı gizli bir konferans düzenlenmiştir.
Bu kişiler yerışıkları üzerindeki araştırmaları bilimsel destek ve fonlarla sürdürebilmek için bir ittifak kurmuşlardır: Bu konferansa katılanlardan biri de, yıldırım kürelerinin yapısını çözmek için laboratuvarda bir plazma vorteks deneyi yapan Prof. Yoşi Hiko Otsuki’ydi. Prof. Otsuki ayrıca, plazma vorteks teorisini ortaya koyan Dr. Terence Meaden ile çalışabilmek için İngiltere’yi birkaç kez ziyaret etmiştir. Yerküre gizemleri araştırmacılarının, tarla daireleri araştırmacılarının, ufologların ve yıldırım küreleri araştırmacılarının aynı çatı altında biraraya gelmeleri, gelecekteki başarıların müjdesini veren sevindirici bir gelişmedir. Farklı başlangıç noktalarından yola çıkan bu araştırma dallarının aynı yöne ilerliyor olmaları da oldukça dikkat çekicidir.





Toprakananın İzlenimleri
Bu gelişmelerin ardından Dr. Terence Meaden, tarla daireleri araştırmalarından, arkeolojiden ve yerküre gizemleri araştırmalarından yararlanarak İngiltere’deki gizemli taş yapılar hakkında yepyeni bir teoriyi ortaya koydu. Dr. Meaden, eski insanların Stonehenge ve Avebury gibi dairesel taş anıtları çoğu uzmanın sandığı gibi astronomik gözlemler için değil, nadiren rastladıkları tarla dairelerini kutsamak için yapmış oldukları fikrini ortaya koymuştur.
Ona göre o devirdeki insanlar, tarla dairelerini gökyüzünden inen tanrısal bir gücün toprak anayı beslemesi olarak algılamışlar ve tada dairelerinin ortaya çıktıkları bölgelere dinsel bir önem vermişlerdir. Dolayısıyla tarla dairelerine rastladıkları yerlerde daire şeklinde taş anıtlar yaparak bu kutsal olayı sembolize edecek ayrıca tanrılara kurbanlarını adayıp ibadet edebilecekleri yapılara sahip olmuşlardır.
Bu çözümcül yaklaşım arkeoloji uzmanlarınca yeteri kadar anlaşılamadığından, Dr. Meaden onların eleştiri oklarına maruz kalmaktan kurtulamamıştır. Ayrıca tarla daireleri fenomeninin ardında atmosferik bir olaydan çok daha gizemli bir etkinin yattığı fikrini savunan çevreler de Dr. Meaden’ı sert bir biçimde eleştirmişlerdir.
Aslında üzerinde yaşadığımız dünyanın canlı bir organizma olduğu ve insanların yıkıcı etkilerinden oldukça kötü etkilenebileceği fikri sadece birkaç eski kültüre özgü bir yaklaşım değildir.
Modern batı medeniyetinin etkilerine rağmen hala ayakta olan eski kültürlerin pek çoğunda bu yaklaşım temel alınmıştır. Örneğin Arizona’da yaşayan Hopi Kızılderililerine İngiltere’deki tarla dairelerinin fotoğrafları gösterildiğinde, kendilerini sarmaya başlayan öfkenin farkına varmaksızın, bu şekillerin, toprakananın kendisine kötü davranan insanlara bir uyarısı olduğunu söylemişlerdir.

Eski Kültürler
1991 yılında Avustralya’nın kuzeyinde yaşayan yerlilerin arasında bir süre kaldım ve ayrıca Arnhem bölgesine girme ayrıcalığını elde ettim. Arnhem, Darwin bölgesinin doğusunda, yerlilerin geleneksel kültür özelliklerini muhafaza ettikleri büyük bir bölgedir ve çoğunlukla turistlerin, hatta Avustralya vatandaşlarının bile bu bölgeye girmesi yasaktır.
Buradaki yerlilerin kültüründe, canlı toprak ile üzerinde yaşayan insan arasındaki uyumun bilinçli bir motifi vardır. Kendilerini dünya üzerinde hayatın özünü paylaşan kiracılar olarak görmektedirler. Toprağı bir kar unsuru olarak değerlendiren batılı görüşün aksine, onlar kendilerini toprağın ruhunun bir parçası olarak görmekte ve toprağın ruhunun kendilerine kılavuzluk ettiğine inanmaktadırlar.


Halka şeklinde duran yılan, onlar için anahtar bir semboldür. Bu şekli, bütünün parçalarını birarada tutan enerji akımı gibi dünyayı bütün olarak tutan bir olgu olarak benimsemektedirler. Arnhem bölgesinde ayrı ayrı yerlerde yaşayan kabileler, kültürlerinin içerdiği bilgiye yaklaşımları şarkılar ve resimler yoluyla öğrenmekte ve aynı şekilde gelecek nesillere aktarmaktadırlar. ‘Korobori’ adını verdikleri dinsel toplantılarda müzikli hikayeler anlatarak kutsal inançlarını paylaşırlar.
Bu toplantılarda, batıda ‘psişik’ adı verilen kişilerin özelliklerine sahip kabile inisiyelerinin doğaüstü yetenekleri dikkat çekicidir. İnisiyeler, korobori toplantılarında geleceği görüp olası tehlikeleri haber verirler ve hastaları iyileştirirler. Tabii bu yetenekler kabile mensuplarına garip gelmez, aksine bunları varlıklarının ayrılmaz bir parçası olarak görürler.






Orta Amerika’da yaşayan Kogi kabile toplumu ise çok daha şaşırtıcı özelliklere sahiptir. Portekizliler saldırıp onları bugün yaşamakta oldukları yüksek bir dağ platosuna sürdüklerinde, Kogiler kendilerini dünyadan soyutladılar. Bunlar 1600 yılında yaşanıyordu.
1990 yılında Kogiler 400 yıllık sürgüne dur deyip dünyaya bir mesaj vermeye karar verdiler. Kogiler, İngiliz film yapımcısı Alan Ereira’nın kendileriyle bir süre kalmasına ve anlatacaklarını filme çekmesine müsade ettiler.


Alan Ereira görevini başarıyla yaptı ve dünya Kogileri bu filmle tanıdı. Kogiler, mama adı verilen ve her biri hem dini hem de siyasi lider olan şahıslarca yönetilen on bir bin kişilik bir kabile toplumudur. Üzerine çarpılara benzer şekiller oyulmuş ve megalitlere benzeyen bir harita taşları vardır. Onlara göre bu bu taşın üzerindeki çizgiler ‘aluna ‘ ismini verdikleri, mamaların birbirleriyle iletişimini sağlayan, ruhsal boyuttaki düşünce yollarını göstermektedir.
Tropik iklimden kutup iklimine kadar pek çok iklim özelliklerini içinde barındıran eşsiz bir bölgede yaşayan Kogiler, batılı kültürlerin mistik oluşumları terkettiğini bilmekte ve kendilerini yerküre ruhunun koruyucuları olarak nitelendirmektedirler. Kogiler, yaşadıkları çevredeki kuşların ve davranışlarındaki değişmelerden ve yerküre ruhuyla olan iletişimlerinden yola çıkarak batılı medeniyetlerin tüketicilik ve yıkıcılığa dayanan kültürlerinin çok ileri gittiğini, bu gidişle dünyanın ekolojik dengesinin telafisi imkansız bir biçimde bozulacağı uyarısında bulundular.
Gerekli düzeltmeleri yapmak için henüz çok geç olmadığını ancak bir an evvel birşeyler yapılmazsa dünyanın ölebileceğini söylediler. Bu, Kogilerin Alan Ereira’dan çekeceği filmle dünyaya aktarmasını istedikleri basit ama önemli mesajdı.
Ereira görevini yapmıştı ancak Kogiler onu 1992’de tekrar çağırdıklarında, açgözlü batıda yeteri kadar olumlu gelişmenin sağlanamamış olmasının üzüntüsüyle onların yanına gidiyordu. Bununla birlikte Kogiler ona az da olsa bazı gelişmelerin sağlandığını ve bu yüzden sevindiklerini söylediler. Kolombiya hükümeti Kogilere büyük özgürlükler vermişti ve iç toprakları tehdit eden kokain tarlaları Amerikalılar tarafından dağıtılmış, yerine muz ekimine başlanmıştı. En sevindirici gelişmelerden biri de, Ereira’nın, çekmiş olduğu filmi göstermesi için Rio de Janeiro’da düzenlenen Dünya Global Ekoloji Zirvesine davet edilmesiydi. Toplantıda izlenen film, büyük, duygusal bir ilgi topladı. Öyle görünüyordu ki, dünyaya karşı davranış şeklimizi değiştirmemiz gerektiği konusunda giderek artan bir bilinçlilik oluşuyordu. Belki de Kogilerin uyarısı içsel manada dikkate alınmaya başlandı.

Kaynak:
Jenny Randies, Evrendeki Bilinmeyenler
(“Taş yapıtların ilginç sıralanışı” adlı görsel dışında kalan görseller ve linkler sonradan ilave edilmiştir)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)