bilgievlerim
*** Dijital Yazıların ve Romanların Yeni Sayfası www.ebooksun.blogspot.com 'UN KATKILARIYLA HAZIRLANMIŞTIR *** En Çok Okunan Romanlar, yeni çıkan kitaplar 2025, pdf kitap siteleri, kitap tavsiyeleri, 2025 roman önerileri, kitap blogları, kitap özetleri, roman incelemeleri, yazar biyografileri, kitap yorumları, pdf kitap indir, epub kitap indir, kitap serileri, yerli romanlar, yabancı romanlar, aşk romanları, tarihi romanlar, polisiye romanlar, bilim kurgu romanlar, dram romanları, fantastik kitaplar, e-kitap romanlar, ücretsiz roman oku

Çevirci -Translate - Перевести




🌍

Hayat Bilgisi

1-3. Sınıf · Konu Anlatımı · İnteraktif Testler

🏫 Okulumuzda Hayat 🏠 Evimizde Hayat 🍎 Sağlıklı Hayat 🇹🇷 Ülkemizde Hayat
📖

Türkçe

1-12. Sınıf · Dil Bilgisi · Okuma Anlama · Testler

📝 Dil Bilgisi 📖 Okuma Anlama ✍️ Yazma 🎭 Edebiyat
📐

Matematik

1-12. Sınıf · Konu Anlatımı · Problemler · Testler

🔢 Sayılar ➕ Toplama ➗ Bölme 📊 Geometri
🔤

İngilizce

1-12. Sınıf · Kelimeler · Dil Bilgisi · Testler

🔤 Words 🎨 Colors 🔢 Numbers 📝 Grammar
🔬

Fen Bilimleri

1-12. Sınıf · Konu Anlatımı · Deneyler · Testler

🌿 Bitkiler 🐾 Hayvanlar ⚛️ Kimya 🌌 Fizik
🏛️

Sosyal Bilgiler

4-12. Sınıf · Tarih · Coğrafya · Vatandaşlık

📜 Tarih 🌍 Coğrafya 🏛️ Vatandaşlık 🗺️ Harita
❤️

Değerlerimiz

Sevgi · Saygı · Dürüstlük · Hoşgörü · Yardımlaşma

❤️ Sevgi 🙏 Saygı ⭐ Dürüstlük 🌈 Hoşgörü
💰

Tasarruf ve Ekonomi

Su Tasarrufu · Enerji · Geri Dönüşüm · Birikim

💧 Su ⚡ Enerji ♻️ Geri Dönüşüm 🏦 Birikim
🇹🇷

Atatürk ve Cumhuriyet

Cumhuriyet · Atatürk · 29 Ekim · Milli Bayramlar

🦅 Atatürk 🏛️ Cumhuriyet 📜 29 Ekim ⭐ 23 Nisan
💻

Bilim ve Teknoloji

İcatlar · Robotik · Uzay · Yapay Zeka

🚀 Uzay 🤖 Robot 🖥️ Bilgisayar 🔭 Bilim
🌿

Doğada Hayat

Çevre Koruma · Geri Dönüşüm · Mevsimler · Hayvanlar

🌳 Ağaçlar ♻️ Geri Dönüşüm 🐝 Arılar 🌞 Güneş
🛡️

Güvenli Hayat

Trafik Kuralları · Acil Durum · Ev Güvenliği

🚦 Trafik 🚒 Acil 🏠 Ev 🚑 İlk Yardım
📚 Bilgi Evlerim · Tüm Dersler Tek Platformda
💬 WhatsApp Sipariş ✉️ Mail Gönder
📱 0536 380 84 13


📚
🏫
⭐
📚 Bilgi Evlerim

Tüm Dersler Tek Bir Yerde!

1. Sınıftan 12. Sınıfa Tüm Dersler · İnteraktif Testler · Konu Anlatımları · PDF Dökümanlar

1.Sınıf 2.Sınıf 3.Sınıf 4.Sınıf 5.Sınıf 6.Sınıf 7.Sınıf 8.Sınıf 9.Sınıf 10.Sınıf 11.Sınıf 12.Sınıf
📱 WhatsApp: 0536 380 84 13 📧 E-posta: guneszeki53@mail.com

Türkiye'nin En Kapsamlı Ders Platformu

13 Mart 2017 Pazartesi

20. Yüzyılın İlk Soykırımını Almanlar Nerede Yapmıştı

20. Yüzyılın İlk Soykırımını Almanlar Namibya’da Yapmıştı ile ilgili görsel sonucu


20. Yüzyılın İlk Soykırımını Almanlar Namibya’da Yapmıştı


İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika gibi Avrupalı sömürgeciler 19. yüzyıl başlarında Afrika Kıtası’nı sömürgeleştirmeye başlamışlar, Almanya (Prusya) ise sömürgecilik yarışında diğer Avrupalı devletlerin oldukça gerisinde kalmıştı.
Afrika’nın güneybatı kıyısında bulunan ve zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Namibya da 1800’lerin başından itibaren İngiliz egemenliğinde kaldı. Fakat 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, Alman tüccarların sayısı nedeniyle bölge daha çok bir Alman sömürgesi görünümündeydi.
Sömürgeciliğin resmi başlangıcı kabul edilen ve Afrika’nın bölüşüldüğü Berlin Konferansı sırasında İngilizler, Almanya’nın Walvis Körfezi dışında tüm Namibya’yı kendi nüfuz bölgesi olarak duyurmasına hiç itiraz etmediler. Böylece günümüzde Kamerun, Togo ve Namibya olarak bilinen bölgeler 1884 yılında Alman İmparatorluğu himayesine girdi ve 1919 yılına kadar “Alman Güneybatı Afrikası – Deutsch Südwestafrika” olarak adıyla anıldı.
Almanların Güneybatı Afrika sömürgesinin ilk valisi, ünlü Nazi liderlerinden Hermann Göring’in babası Heinrich Göring’ten başkası değildi.  Göring özellikle, bu ülkeden hammadde elde edip Almanya’ya ihraç etme projeleri oluşturmak amacıyla, buralarda yerleşim yerleri ve geniş çiftlikler açmak isteyen Alman yerleşimcilerinin, Alman sömürge yönetimi adına hızla bölgeye yerleştirilmesini, Almanya’dan gelip yatırım yapmak isteyenlere çok büyük olanaklar sağlanmasını teşvik ediyordu
Namibya’nın Almanya sömürgesi olmasının hemen ardından 1884 yılında, Franz Adolf Eduard Lüderitz’in girişimiyle bölgede ilk Alman kolonisi kuruldu. Almanlar kendi sömürgeci devlet politikalarına uygun olarak da, Almanya’dan çeşitli vaatlerle 1891 yılında 539, 1896 yılında 2.025, 1904 yılında 4.500 Alman göçmeni geniş çiftlik olanaklarının sağlandığı bölgelere yerleştirildiler. 1914 yılına gelindiğinde, Alman göçmenlerin sayısı 14.000’e kadar ulaşacaktı.
Sömürgeleştirme başladığında Namibya’nın yerel halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi. Bu kabilelerin en büyükleri ise 80.000 nüfusa sahip Herero’lar ve yaklaşık 20.000 nüfusu olan Nama’lardı.
Namibya’nın yerel halkı, daha ilk Alman kolonisinin kurulmasından itibaren onlardan rahatsızlık duymaya başlamıştı. Almanlar yerli kadınlara sürekli tecavüz ediyor ama ceza almıyorlardı. Koloni hukukuna göre, yedi siyah ancak bir Alman’a eşit kabul ediliyordu. Çeşitli gerekçelerle yerlilerin topraklarına haksızca el konuluyor, Alman göçmenlere veriliyordu. Köle ticaretinin artması da işin cabasıydı.

20. Yüzyılın İlk Soykırımını Almanlar Namibya’da Yapmıştı ile ilgili görsel sonucu

Herero ve Nama’ların İsyanı

Başlarda Almanlar, siyasi ve ekonomik taleplere ve baskılara karşı direnen yerel halkları toptan ortadan kaldırmak yerine, önemli ve tehlikeli gördükleri önderleri yok edip, kendi ucuz iş gücü gereksinimlerini karşılayacak ve kontrol edilebilecek sayıdaki yerli halk üzerinde sistemli bir baskı kurarak onlara boyun eğdirmeyi yeğlediler. Bu onlar açısından aynı zamanda zorunlu bir durumdu. Çünkü yerliler sayıca kendilerinden oldukça fazlaydılar.
Fakat 1903 yılında Almanya’nın Afrika’daki sömürgelerine ulaşımını rahatlatacak Otavi Demiryolu’nun yapımı sırasında Herero’ların topraklarına usulsüzce el koymaya başlaması, yerliler için bardağı taşıran son damla oldu.
İlk isyan 1903 yılında Nama’lar, şefleri Hendrik Witbooi önderliğinde başladı. Ardından 1904 yılı Ocak ayından itibaren de Herero’lar, Büyük Şef Samuel Maharero öncülüğünde bu isyana katıldılar. Çıkan çatışmalarda 120 ila 150 arasında Alman yaşamını yitirdi.
Almanlar artık, Herero’ların ve Nama’ların yok edilmesinin, kendi sömürgeci çıkarlarına uygun düşeceğine karar vermişlerdi. Bölgeye deneyimli bir komutanı, 11 Haziran 1904’te Doğu Afrika’da Wahehe İsyanı’nı bastıran General Lothar von Trotha’yı askeri vali olarak gönderdiler.
Emrindeki 14.000 asker, 36 top ve 14 makinalı tüfekle (dönemin en gelişmiş silahları) yerlileri yok etmek, kalanlarına boyun eğdirmek ve sonuçta yerlileri istedikleri gibi kullanmak için askeri bir harekat başlatan General Lothar, harekatın hedefini askerlerine şöyle anlatıyordu:
İlgili resim
Almanların egemen olduğu her yerde, silahlı veya silahsız sığır çobanı olan ya da olmayanlarını (yerli halkı kastediyor) kesinlikle vurun. Bundan sonra kadın ve çocuklar da benim için önemsizdir. Bunların hepsinin Almanların yatırım yaptıkları bölgelerden zorla çıkarılmasını istiyorum. Eğer olmazsa hepsini vurun, öldürün.
Gerçekten General Lothar’ın harekatı tam da dediği gibi oldu. 11-12 Ağustos tarihinde Almanlarla yerliler arasındaki Waterberg Savaşı’nda, ağır silahlı Almanlara karşı hiçbir şansı olmayan yerliler büyük katliama uğradılar. Almanların harekatı gerçekleştiren kuvveti olan Schutztruppe’nin yaptığı askeri harekatta, zamanın en iyi donanımlı Alman askerleri, her türlü askeri teknolojiyi kullanarak, Herero’ların tamamını fiziki olarak yok etmek için, kadın, çocuk ve yaşlı demeden katlettiler. Herero’lar yalnızca Alman askerlerini hedef alırken, Alman askerleri için sivil ya da asker ayrımı söz konusu değildi.
Schutztruppe tarafından gerçekleştirilen soykırımdan kaçmaya çalışan binlerce Herero ve Nama’nın kaçabilecekleri tek yol (daha sonraki askeri bilgilerden ortaya çıktığı gibi, esasında Almanlar bu yolu bilerek açık bıraktılar) Omaheke Çölü’ydü. Ama çölde de yerlileri bir sürpriz bekliyordu. Almanlar, bilinen bütün su kaynaklarını önceden zehirlemişti. Sonraki yıllarda çölde devriyeye çıkan Alman askerleri, üslerine bu kuyularının başında çok sayıda insan iskeleti bulduklarını rapor edecekti.
Omaheke Çölü’nün diğer tarafındaki İngiliz Bechuanaland bölgesine ancak 1.000 kadar yerli ulaşabildi. Çölden kurtulup da geri dönebilenler ise yine Alman avcı kuvvetleri tarafından katledildiler. Çünkü General kendilerine karşı savaşan hiç kimsenin sağ kalmasını istemiyordu. 2 Ekim 1904 tarihinde kendi eliyle yazdığı Almancada “yok etme emri” anlamına gelen “Vernichtungsbefehl”de Herero’lara şöyle sesleniyordu:
Ben, Alman birliklerinin büyük generali, bu mektubu Herero halkına gönderiyorum. Herero’lar artık Alman uyruğu değillerdir. Onlar katil ve gaspçılar, yaralı askerlerimin kulaklarını, burunlarını ve bedenlerinin diğer kısımlarını kestiler. Şimdi ödlek bir şekilde, savaşmaktan kaçıyorlar. Halklara sesleniyorum; Her kim şeflerinden birini getirirse 1000 Mark alacak, her kim ki Samuel’in başını getirirse 5000 Mark alacak. Herero’lar bu toprakları terk edecekler. Eğer terk etmezlerse bunu “Groot Rohr” (toplar) aracılığıyla yapacağım. Alman sınırları içindeki her Herero, silahlı ya da silahsız, sığırı olsun ya da olmasın vurulacaktır. Bu saatten sonra kadın çocuk gözetmeksizin hepsini bu topraklardan süreceğim ve vurulmalarını emredeceğim. Hererolara söyleyeceklerim bunlardır.
Askeri harekat sırasında, ileride esir köle iş gücü olarak çalıştırılması amacıyla da geri kalanlar içinden 15.000 Herero ve 2.000 Nama esir alındı.  Daha sonra da bu esir alınan insanları, İngilizlerin Güney Afrika sömürgesinde yaptıkları gibi, toplama kamplarına kapattılar (toplama kampı uygulaması ilk defa İngilizler tarafından sistemleştirildi.)
Bu toplama kampları içinde en bilineni Köpekbalığı Adası (The Shark Island) toplama kampıydı. Kamplardaki yaşam koşulları öylesine kötüydü ki, 1905 yılında her gün bu kamplarda 10’dan fazla yerli yaşamını yitiriyordu. Günde 18 saatten fazla çalıştırılıyorlar, yemek olarak ise bazen pişirmeye bile gerek duyulmadan önlerine konulan pirinci yemeye zorlanıyorlardı. Yine kampta ölen hayvanların leşleri de yemek olarak yerlilere veriliyordu. Bu nedenle kamplarda dizanteri kol geziyordu. Hastalıktan ya da açlıktan bitkin düşenler, çalışmayı reddedenler ise Alman askerler tarafından su aygırı derisinden yapılma “sjombak” denilen kırbaçlarla acımazsızca kırbaçlanıyordu. Köpekbalığı Adası’ndaki toplama kampından sağ kurtulmayı başaran bir yerlinin, 3.500 kişiden ancak 193’ünü geri dönebildiğini söylemesi bu kamplardaki ölüm oranlarının ne kadar yüksek olduğunu göstermeye yeterlidir.

Almanya’ya Gönderilen Kafatasları

20. Yüzyılın İlk Soykırımını Almanlar Namibya’da Yapmıştı ile ilgili görsel sonucu

Ama belki de tüm bunlar içinde en acı verici olanı, kendi insanlarına yapmak zorunda bırakıldıkları muameleydi: Ölenlerin cesetlerindeki kafataslarını etlerinden sıyırarak temizlemek! Bu kafatasları Almanya’daki üniversitelere Aryan ırkının üstünlüğünü kanıtlayacak bilimsel çalışmalar yapmak için gönderiliyordu. Kafataslarının gönderilmesini isteyen kişi, II. Dünya Savaşı yıllarında Yahudiler üzerinde acımasız deneyler yapacak olan Josef Mengele’nin hocası Alman antropolog Eugen Fischer’dı. Almanya’ya gönderilen 300 kafatasından çok azı, iki ülke arasında yapılan anlaşma sonucu ancak 2011 yılında defnedilmek üzere Namibya’ya geri gönderildi.
1911 yılına gelindiğinde 80.000 Herero’dan yalnızca 15.130 kişi, 20.000 Nama’dan ise, kaçabilenler dahil, ancak 9.781 kişi sağ kalmayı kalabilmişti. Diğerleri, Alman sömürgecileri tarafından soykırıma uğratılmıştı.
Ünlü soykırım araştırmacısı ve demograf R. J. Rummel, konuyla ilgili olarak yaptığı araştırmalarda, Güneybatı Afrika’da (Namibya’da) Almanlar tarafından soykırıma uğratılanların sayısının, esasında yukarıda verilen sayılardan daha fazla olduğunu, esas sayının 132.000 kişiyi kapsadığını ve kadın, erkek ve çocuk binlerce Herero ve Nama’nın Almanların soykırımından kurtulamadığını belirtmektedir.
Almanlar tarafından askeri olarak yok edilemeyen binlerce yerli ise, daha sonraları her türlü kuramlarının bu soykırımlarda çökmesiyle birlikte, uygulanan bu soykırım stratejisinin ve yine sömürgeciliğin kurbanı oldular ve sosyal, ekonomik ve kültürel şartlara dayanamayarak zamanla önemli ölçüde telef oldular.
Almanların, Güneybatı Afrika’da ekonomik çıkar amaçlı sömürgecilik serüvenleri, Birinci Dünya Savaşı’nın yoğunluğu sırasında son buldu. Araştırmacılara göre Almanların yaşlı, kadın ve çocuk demeden Güneybatı Afrika yerlilerine karşı askeri güç kullanarak yürüttükleri Namibya Soykırımı, 20. yüzyılın ilk soykırımını ve ileride Nazi Almanya’sının yararlanacağı. Güneybatı Afrika’daki Alman sömürgeciliğinin yarattığı soykırım amaçlı toplama kampları uygulamasının da temelini oluşturdu.
Konu üzerindeki araştırmaların verilerinden ortaya çıkan durum ise, Almanların, 20 yüzyılın ilk soykırımını yaptıkları Namibya’daki deneyimlerini daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında da uyguladıkları ve yarım yüz yıl sonra soykırımcı anlayışlarını sürdürdükleri şeklindedir. Namibya Soykırımı ve holokost uygulamaları arasındaki gözlemlerden çıkan sonuçlar da hesaba katıldığı zaman, konuyla ilgili iddiaların gerçek olduğu daha da net olduğu gözükmektedir.
1985 yılında Birleşmiş Milletler (BM), hazırladığı Whiteker Raporuyla, Alman Askeri Kuvvetlerinin Nama ve Herero’lara karşı Güney Batı Afrika’da (Namibya’da) 20. yüzyılın ilk soykırımını yaptıklarını geç de olsa resmen kabul etti. Rapora göre 65.000 Herero (toplam nüfusun % 80’i) ve 10.000 Nama (toplam nüfusun % 50’si) yerlisi Almanlar tarafından soykırıma uğratıldı.


Giacomo Matteotti Olayı, İtalyan Faşizminin Dönüm Noktasıydı

Giacomo Matteotti

İtalya’da 1924 seçimleri faşist terörün ve hilekarlığın egemenliği altında geçti. Anayasal oyunun kurallarına uyar görünen Benito Mussolini ve Faşist Parti, el altından yasaları çiğniyor ve diktatörlüğünü hazırlıyordu. Yasal olarak çıkan gazetelere bile el konuyor, basımevleri yağmalanıyor, işçi sendikaları merkezleri ve kooperatifler ateşe veriliyor, İtalyan sokaklarında her gün Mussolini karşıtlarının kimliği belirsiz kişilerce öldürülmüş cesetleri bulunuyordu.
Bütün bunlara rağmen, 6 Nisan 1924 seçimlerinde, faşistlerin tam bir başarı elde ettiği söylenemez. Seçmenlerin % 37’si oy kullanmamıştı; muhalefet ise oyların % 35’ini almış durumdaydı. Ama yine de faşistler zafer türküleri okumaktan geri kalmadılar. Çünkü Faşist Parti toplam 535 sandalyeli mecliste 355 sandalye kazanmıştı. Paralel listelerdeki 19 milletvekili de bu sayıya dahil edildiğinde, faşistler 1924 seçimlerinde 374 milletvekili ile İtalya Parlamentosu’nda atık ezici çoğunluğa sahiptiler. Bir önceki seçimde yalnızca 37 milletvekili çıkarmayı başaran bir parti için muazzam bir başarı…
Parlamento açıldığında muhalif partiler Mussolini’yi, “anayasaya aykırı” davranmakla ve seçimleri baskı altında yürütmekle suçladılar. 29 Mayıs’ta sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti çok sert bir konuşma yapmış, seçimlerde yapılan yolsuzlukları bir bir açıklamıştı. Meclisin “yasadışı” olduğunu ilan ediyor ve seçimlerin yenilenmesini istiyordu. Matteotti, bir sosyalist toplantısında da şöyle diyecekti: “İtalyan deneyinin dışında, faşizmin, uluslararası bir yanı vardır. Savaşın zararlarını kendi ödemek zorunda kaldığımı görünce, burjuvazi başkaldırmış, korunma yolunu faşist diktatörlüklerde bulmuştur. Özgürlüklerinizi bütün gücünüzle savununuz!”

Giacomo Matteotti’nin Öldürülmesi

Mussolini hükümetinin güvenoyu almasından yalnızca üç gün sonra, 10 Haziran 1924’te evinden çıkan Matteotti, Roma’nın göbeğinde altı faşist tarafından kaçırıldı.  Görgü tanıklarının ifadeleriyle,  Matteotti’nin kaçırılması olayında kullanılan arabanın izini süren polis, aracın Faşist Parti yöneticilerine ait olduğunu belirlemişti.  Araçta kan izleri vardı ama ortada bir ceset yoktu.
Matteotti’nin kaçırılması, faşizmin karşılaştığı en büyük bunalımı doğurmuş, faşist iktidarın düşmesi beklenmeye başlamıştı. Uzun süre Matteotti’nin cesedinin bulunamayışı bu bunalımı daha da arttırdı. Sonunda Matteotti’nin cesedi 18 Ağustos’ta Roma’nın 23 km. uzağındaki Ouartarella Ormanı’nda bulundu (Bu nedenle bu bunalım dönemine Ouartarellista adı verilir).
Bu cinayet, bütün İtalya’da büyük bir nefret dalgasının kabarmasına yol açtı. Basın da buna katıldı. Sonunda, faşizmle “dirsek temasında” olan liberaller dahi kuruntularından kurtulup faşizmin gerçek yüzünü görmeye başlamışlardı. Faşist Parti içinde bile bölünmeler oluyordu. Sonunda katiller yakalandı ve bunlarla ilişkide olan Faşist Parti’nin ileri gelenlerinden Marinelli ve Cesare Rossi tutuklandı. Faşizm yanlısı gazeteler bile faşizme saldırıyordu. Bunun üzerine Roma dışındaki faşist milisler eyleme geçirildi ve Bologna’da büyük bir toplantı yapılarak faşist ruh canlandırılmaya çalışıldı. Dışardan Roma’ya faşist birlikler getirildi.
Sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti’nin öldürülmesi, başlangıçta faşizmi önemli ölçüde tehdit edecek, doğmakta olan diktatörlüğün gelişmesini bıçak gibi kesecek bir darbe gibi göründüğü halde, aslında rejimin faşizme mutlak bir biçimde dönüşmesine yol açan bir olayla sonuçlanacaktı.
Matteotti cinayeti, parlamentoda da söz konusu edildi ve faşizmin tarihinde karşılaştığı en büyük muhalefet eylemine yol açtı. 13 Haziran tarihli meclis toplantısına, olayı protesto için katılmayan muhalefet, 24-25 Haziran günü tartışmaya katıldı. Albertini, Abbiate, Carlo Sforza sert bir biçimde cinayeti eleştirdiler; cinayetten, hükümeti ve Mussolini’yi sorumlu tuttular. Mussolini ise, cinayeti faşizm düşmanlarının hazırladığını ve kendisinin olayla bir ilgisinin bulunmadığını ileri sürüyordu!
Matteotti’nin katillerinin duruşması 1926 yılında komik bir biçimde sonuçlandı: Mussolini temize çıkartıldı. Karara göre, öldürme olayında bir kasıt yoktu! Matteotti, karşılıklı dövüş sırasında öldürülmüştü! Katilleri, Faşist Partisi sekreteri Farinacci savunmuş ve katiller 5 yıl hapis cezası ile kurtulmuşlardı. Zaten iki ay sonra da İtalya Kralı Victor Emmanuel tarafından affedilip cezaevinden çıkacaklardı.

Antifaşist Cephenin Basiretsiz Politikası

Faşizmin bunalıma düştüğü bu dönemde senatodaki iktidar grubu Mussolini’yi kurtarmak için güven oylaması istemiş ve Mussolini güvenoyu alarak iktidarda kalmıştı. Kral da Mussolini’yi desteklediğini bildiriyordu. Mussolini, bu arada, iki liberali ve milliyetçilerin önderi Federzioni’yi kabinesine alarak durumunu güçlendirdi. Muhalefet ise Federzioni’nin Mussolini’yi yıkarak iktidarı ele geçireceğini ummaktaydı.
İtalyan sosyalistleri ise hâlâ yasallığa ve Anayasaya bağlı kalmakta kararlıydılar. Üçlü yasal öneriyle şunları istiyorlardı: Hükümetin istifası, milislerin kaldırılması ve yeni seçimlere gidilmesi. Sosyalistler hâlâ krala güven besliyorlar, onu Mussolini’den uzak durmaya teşvik ediyorlar, kendisini aydınlatmak için gazetelerde yazı üstüne yazıyorlardı! Ama kral, sosyalistlerin umutlarını bir kez daha boşa çıkaracaktı…
Bu durum karşısında komünistlerin dışında kalan muhaliflerin yaptığı tek eylem, meclisi boykot ederek oturumlara katılmamak oldu!  Parlamentonun yasal hukuk düzeninin dışına çıktığını ve faşist milisler dağılıp yasal anayasa düzeni işletilinceye kadar, parlamentoya katılmayacaklarını belirterek tıpkı eski çağın pleb’leri gibi Avertino’ya çekildiler. Bu eylem ile bir hükümet bunalımı yaratılabileceği umulmuştu. Mussolini ise alayla, “Rakiplerimiz ne haldeler, ne yaparlar? Genel grev, hatta mahalli grevler mi düzenliyorlar? Ordu içinde isyan çıkarmaya mı çalışıyorlar? Hiçbiri değil; basın kampanyalarıyla yetiniyorlar!” diyordu.
Avertino eyleminden önce Torino’da, 18 Haziran’da, Piero Gobetti yönetimindeki bir grup, muhalefetin birleşmesini ve birlikte eyleme geçilmesini önermişti. Bu grup, “Avertino davranışı” gibi kişiliksiz ve pasif bir politikanın tersine, aktif ve savaşçı bir davranış istemekteydi.
Matteotti olayının yarattığı hava, bazı başkaldırıları da birlikte getirdi. Örneğin, Haziran ayının sonlarına doğru, Floransa’da, faşizme karşı gizli bir dernek kuruldu. “İtalia Libera” diye anılan bu dernek, 16 Haziran’da yayınladığı bir bildiri ile faşizmin iktidardan ayrılmasını istedi. Bildiride faşizm, cinayetle suçlanıyor ve faşistleri parayla besleyenler ağır bir dille suçlanıyordu. Bu bildiri üzerine öteki muhalif çevreleri bu derneği desteklemeye karar verdi. Dernekte çeşitli düşüncelere bağlı kişiler vardı. Hepsinin ortak amacı, İtalya’yı faşizmden kurtarmaktı. Bu maksatla çeşitli gösteriler ve toplantılar düzenlendi. Özellikle 4 Kasım’da Milano’da yapılan gösteriler çok parlak oldu; ama gösteriler, faşistler tarafından sayısız insanın yaralanması ve dövülmesi ile sonuçlanacaktı. Bütün çabalara rağmen bu örnek, faşizme karşı silik bir başkaldırıdan öteye gidemedi.
Olayların sonunda sistem bir sarsıntı geçirdiyse de muhalefet, protesto eylemlerinden öteye gidemedi ve antifaşist bir cephe birliği oluşturulamadı. Ayrıca muhalefetin parlamentodan çekilmesiyle, Mussolini parlamentoda her istediğini yapabilecek duruma gelmiş, faşizme kendini toplama ve yeniden saldırıya geçme olanağı verilmişti. Sokak çeteleri yeniden başkaldırıyor, bir an için kazanılan üstünlük, yeniden faşizme geçiyordu.
Diktatörlüğe gitmenin tam zamanı olduğunu anlayan Mussolini, 3 Ocak 1925’te mecliste verdiği ünlü söylevinde, suratındaki maskeyi bütün bütüne attı ve gerçek niyetini açığa vurdu. Polis, Mussolini’ye karşı bir dizi uydurma suikastler düzenliyor, bu suikast girişimlerine dayanarak da Mussolini, “olağanüstü durum” yasaları çıkararak muhaliflerini ezme, demokratik partileri, sendikal örgütleri kapatma, bütün özgürlükleri ortadan kaldırma ve diktatörlük yetkileriyle yasa gücünde kararnameler çıkarma olanağını elde ediyordu.
Mussolini birkaç ay sonra, 22 Haziran 1925’te, Augusteo’da toplanan faşist kongre önünde “faşizmin yırtıcı totaliter iradesinin erişmek istediği devleti” şöyle tanımlayacaktı: “Ulusu faşistleştirmek istiyoruz, tüm iktidarı faşistlere vermek istiyoruz.”
Gerçekten de 1925-1926 yıllarında çıkarılan yeni yasalarla İtalya’da artık yalnızca faşizmin sözü geçiyordu. Meclis oturumlarını boykot etmek gibi parlak mücadele yöntemleri İtalya’da faşizmin yükselişini engelleyememişti.

1648 İngiliz Devrimi ve Oliver Cromwell


1648 İngiliz Devrimi bir yönüyle gittikçe gelişen ve zenginleşen orta sınıf (burjuvazi) ile saray ve aristokrat sınıfı arasındaki siyasal güç mücadelesinin bir sonucu olsa da, ideolojik temelini din öğesi oluşturmuştur. Birçok yazar, bu nedenle 1648 Devrimi’ni “püriten devrim” diye adlandırmaktadır. Kralın değişik eğilimler taşıyan düşmanlarının birleştikleri tek nokta, Anglikan Kilisesi’ne karşı olmalarıdır.
16. yüzyıla gelindiğinde  topluma egemen olmaya başlayan kapitalist ilişkiler nedeniyle İngiltere’de feodal düzen çökmek üzereydi.  Denizaşırı sömürgelerin yağmalanmasıyla başlayan süreç bütün Avrupa gibi İngiltere’de de olağanüstü bir servet birikimi ve burjuva sınıfının güçlenmesini sağlamıştı. Burjuvalar karşısında iktisadi olarak sürekli gerileyen, ancak hâlâ yasal ve toplumsal ayrıcalıkları tekelinde bulunduran ve bu ayrıcalıkları kıskançlıkla korumak isteyen feodal aristokrasi ile gelişen burjuvazi arasında bir denge sağlamak artık olanaksızdı. Feodal hiyerarşi içinde “eşitler arasında birinci” olan Kral’ın çevresinde aristokrasinin toplanmasının nedeni buydu.

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)