bilgievlerim: Devler
Logo Design by bilgievlerim.blogspot.com
TÜRKİYE CANIM FEDA TÜRKİYE CANIM FEDA

Çevirci -Translate - Перевести


Devler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2018 Cuma

Keloğlan ve Devanası




Çok, çok eskiden üç oğlu olan bir padişah yaşarmış. Padişahın, sihirli bir aynası varmış. Her sabah yatağın­dan kalkar kalkmaz, aynaya bakarmış. Aynaya baka­rak, o gün neler olacağını öğrenirmiş, Bir gün, aynaya bakmayı unutmuş. Aynaya bakmadığı aklına gelince, odasına geri dönmüş. Ama ayna yerinde yokmuş! Te­lâşla, her yeri aramış, Ama bir türlü bulamamış. O gün, üzüntüden eli ayağı tutmaz, ne iş yapacağını bilemez olmuş.
Düşünüp dururken, oğulları gelip:
- Baba, derdin nedir? Bugün, çok dalgınsın, demişler, Padişah:
-  Oğullarım, bugün aynamı kaybettim. Bu yüzden üzgünüm, demiş,
Oğulları:
-Eğer, izin verirseniz gidip aynanızı bulalım, demişler ve babalarını teselli etmişler,
Çocuklar, babalarının izniyle aynayı bulmak için yo­la çıkmışlar. Giderlerken yanlarına, bol bol para almış­lar.
Gide gide bir üç yol ağzına gelip, durmuşlar. Her yo­lun başında, bir dikili taş varmış. Sağdaki taşın üzerinde, "Bu yol, bir hana gider", ortadaki yolun başında "8u yol bir hamama gider." ve soldaki yoiun başında da nBu yoldan giden dönemez." yazıyormuş.
Büyük kardeş, han yoluna. Ortanca kardeş, hamam yoluna. Küçük kardeş de giden dönmez, yoluna sap­maya karar vermiş. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra, kimin geri dönebildiğini anlamak için yüzüklerini bir taşın altı­na saklamaya karar vermişler, Kim önce dönerse yüzü­ğünü, taşın aitından alacakmış. Aralarında sözleşerek, yüzüklerini bırakıp yola çıkmışlar,
Küçük oğlan, gide gide bir dağ başına varmış. Bak­mış ki, bir dev anası oturmuş helva yapıyor. Oğlan, kork­tuğu halde deve yaklaşmış ve nazik bir şekilde:
- Kolay gelsin anacığım! demiş ve devin elini öpmüş. Dev anası:
- Oğlum, sen bana çok nazik ve saygılı davrandın. Bana, 'anacığım' demeseydin seni yerdim, demiş. Oğlan:
-  Sen de bana 'oğulcuğum' demeseydin, ben de seni kılıcımla keserdim, diye karşılık vermiş.
Dev anası:
- Oğlum, nereden gelip nereye gidiyorsun? Buraya neden geldin? diye sormuş,
Oğlan:
- Anacığım, ben padişahın oğluyum. Babamın ay­nası kayboldu, onu arıyorum, demiş.
Dev anası:
- Oğlum, o aynayı devler çaldı. Şu dağın arkasında bir bağ vardır; aynayı çalan devler, orada yaşarlar. Sen şimdi oraya git. Gittiğin zaman, devleri göreceksin. Eğer, gözleri açıksa uyuyorlar demektir, O zaman hiç korkma, aynayı al. Ama bağın içindeki elmaslarla ve yakutlarla donatılmış ağaçlara sakın dokunma! Sonra yakalanırsın, demiş.
Oğlan, dev anasına teşekkür ederek yola çıkmış, Gi­de gide dev anasının söylediği bağı bulmuş, Biraz yak­laşınca, devierin yattığını görmüş, Devlerin gözleri, ateş gibi yanıyormuş, Oğlan, uyuduklarını görünce aynayı aramaya başlamış. Sonunda aynayı bulup, tam oradan ayrılacakken dalları elmaslarla ve yakutlarla dolu ağaçları görmüş.
Karanlıkta ışıl ışıl parlayan ağaçlara yaklaşıp:
- Nasılsa mışıl mışıl uyuyorlar, beni nereden görecek­ler? Şu dallardan bir tane koparayım, diyerek elini uza­tınca devler uyanmış. Oğlanın etrafını sarmışlar.
Onu yakalayıp:
-  Sen, ne cesaretle buraya  gelip, aynamızı ve ağaçlarımızı çalmaya kalkarsın? diye gürlemişler.
Hepsi, çok öfkeliymiş, Oğlan, korkudan zangır zangır titreyerek yalvarmaya başlamış,
Devler:
-  Eğer, Arap'ın kılıcını bize getirirsen, seni bırakırız, demişler,
Oğlan, hemen kabul etmiş ve dev anasının yanına
dönmüş, olanları anlatmış.
Dev anası:
-  Oğlum, ben sana demedim mi? Niçin onların ağaçlarına dokundun? Şimdi ne yapacaksın? demiş.
Oğlan:
- Aman anacığım! Bana yardım et! diye yalvarmış. Dev anası:
- Biraz ileride büyük bir saray vardır. Sarayın bir kapı­sı açık, bir kapısı kapalıdır. Kapalı kapıyı aç, açık olanı da kapat ve içeriye gir, Kapının sağında bir aslan göre­ceksin; önünde et durur. Solunda da bir köpek göre­ceksin, Onun önünde de ot var. Otu aslana, eti de kö­peğe vererek doğru yukarı çık, Arap, odasında yatar ve kılıcı duvarda asılıdır. Kılıcı hemen oradan al ve çıkıp bu­raya gel. Ama sakın kılıcı kınından çekme, demiş.
Oğlan, dev anasına teşekkür etmiş ve yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere, tepe düz gitmiş ve sonunda saraya ulaşmış. Kapalı kapıyı açmış, açık kapıyı kapat­mış. Aslana otu, köpeğe eti vermiş ve yukarı çıkmış. Arap'ın yattığı odaya girerek, duvarda asılı duran kılıcı alıp saraydan dışarı çıkmış ve koşmaya başlamış.
Yarı yola gelince:


- Artık, beni yakalayamaz! Bakalım şu kılıcın içinde ne var? deyip kılıcı, kınından çıkarmış.
O anda Arap, oğlanın yakasından yakalayıp:
- Seni gidi seni! Benim sarayıma gelip kılıcımı alırsın ha? Ben, şimdi sana gör bak neler yapacağım! diyerek oğlanı alıp, sarayına götürmüş.
Dev anası, daha önceden oğlanı uyarmış. Arap onu yakalarsa, kırk gün boyunca çeşitli şeyler öğretirmiş. Sonra da "Öğrendin mi?" diye sorarmış. Dev, oğlanı sa­kın "öğrendim" dememesi için sıkı sıkı tembih etmiş.
Arap, oğlana türlü beceriler ve kılıktan kılığa girme­nin yollarını öğretmiş,
Sonra da:
- Öğrendin mi? diye sormuş, Oğlan, her seferinde de:
- Öğrenmedim, diye cevap vermiş. Aradan kırk gün geçtikten sonra, Arap:
- Haydi oradan! Ben de seni, adam sandım. Senin, hiç bir şey öğreneceğin yok! Bana peri padişahının kızı­nı getirirsen, seni bırakırım, demiş.
Oğlan, canını kurtarmak için, kabui etmiş ve dev anasının yanına dönmüş; olanları dev anasına anlatmış.
Dev anası:
- Arap'ın istediği kız, bir şehirde oturur. Ama o şehir­de hiç erkek yoktur. Oraya kimse giremez. O kız, tılsımlı­dır. Kızın oturduğu şehre, bir erkek girecek olursa tılsımı bozulur.
İşte, bu yüzden de şehirde sadece kızlar yaşıyor. Hem, devler ji hem de Arap bu kıza âşıktır, Yıllardır onu  ellerine  geçir­li mek için  uğraştılar. Ama tılsımı yüzünden hiçbiri şehre giremedi, Senin, oraya nasıl gideceğini  ben  de bilemiyorum. Arap'tan hiçbir marifet öğrenmedin mi? • demiş.
— Kuş kılığına girmeyi öğrendim, demiş oğlan. Dev anası:
- Tamam, şimdi bir kuş olup doğru o kızın yaşadığı şehre uçarsın, Sarayın içinde bir havuz, havuzun üzerin­de de taş oymalı bir kafes vardır.
Gidip, o kafesin üzerine konarsın. O zaman kızın tılsı­mı bozulur ve sana yalvarmaya başlar, Onu alıp, Arap'a götürürsün, Böylece sen de bu dertten kurtul­muş olursun, demiş,
Oğlan, hemen bir kuş olmuş ve şehre gitmiş, Sarayın penceresinin önüne konunca, kız onu görmüş.
Kız, hizmetçilerine:
- Ne kadar güzel bir kuş! Pencereleri açın, belki içe­ri girer de yakalarız, demiş.
Hizmetçiler, pencereleri açmışlar. Kuş içeri girip, doğru havuzun üzerindeki kafese konmuş. Konduğu an­da da kızın tılsımı bozulmuş.
Kuşun, bir erkek olduğunu anlayan kız:
- Ademoğlu, şimdi ben de senin gibi oldum, demiş. Oğlan silkinip, eski haline dönmüş.
Kız, artık tılsımı bozulduğu için her tarafa haberciler göndermiş; isteyenlerin şehre girebileceğini duyurmuş. Bu oğlanla evlenmek istediğini de babasına söylemele­rini emrederken, oğlan:
- Olmaz sultanım! Benim babam, bir padişahtır, Dü­ğünümüzü, bîzim sarayımızda yapalım, demiş.
Kızla beraber yola çıkmışlar. Arap'ın sarayına yak­laştıkları zaman, kız nereye götürüldüğünü anlamış. Ağ­lamaya, bağırmaya başlamış.
Oğlan:
- Sultanım, ben seni vermezdim, ama başımı kurtar­mak için seni Arap'a götürmek zorundayım, demiş.
Saraya geldiklerinde Arap, oğlanın kızı getirdiğini görüp:
- Gelme, gelme! Ben senden korktum! Benim, bunca yıldan beri uğraşıp alamadığım kızı sen aldın. Kim bilir, bana neler yaparsın? Kız da senin olsun, kılıç da, Yeter ki yanıma gelme! demiş.
Oğlan, kılıcı ve kızı alıp sevinç içinde devlerin yaşa­dığı bağa gitmiş, Devler, oğlanın kızı ve kılıcı getirdiğini görünce, onlar da:
- Gelme, gelme! Biz, senden korktuk! Sen hem Arap'ın kılıcını, hem de kızı almışsın! Biz bile, onların hak­larından gelemedik, Kim bilir, sen onlara ne yaptın? Kız
da, kılıç da, ayna da, kopardığın allar da senin olsun! diye bağırmışlar.
Oğlan, dev anasının i yanına dönmüş. Ona, İ yaptığı iyilikler için teşek­kür etmiş. Sonra da dev anasına veda edip, sarayı­na doğru yola çıkmışlar. Üç yol ağzına gelmişler. Oğlan, taşı kaldırıp bakınca yüzüklerin orada olduğunu görmüş. Tam o sıra­da, kardeşleri de gelmiş. Ama tanınmayacak bir hal-deymişler. Üstleri başları kirli ve yırtık pırtıkmış. Neyse, bir­birlerine kavuşunca kucaklaşmışlar. Büyük oğlanlar, ay­nayı küçük kardeşlerinin bulmasını kıskanmışlar. Bu yet­miyormuş gibi, yanında da güzel bir kız varmış. Biraz otu­rup dinlendikten sonra susadıklarını söylemişler. Küçük kardeşlerini de yanlarına alarak, su aramaya çıkmışlar, Kızı, orada bırakmışlar. Biraz gittikten sonra, az ileride büyük bir kuyu görmüşler. Bu kuyunun ağzında, demir bir kapak varmış. Küçük oğlana:
- Sen, aşağıya inip şu kaba su doldurursun. Su kabı­nın ucuna da ip bağlarız ve dolunca yukarı çekeriz. Sonra da ipi sarkıtıp, seni çekeriz, demişler,
Oğlanın beline bir ip bağlayıp, kuyuya sarkıtmışlar. Oğlan inince kabı suyla doldurmuş. Ağabeyleri, suyu yukarı çekmişler. Sonra da oğlanı kuyuda bırakıp, kuyu­nun kapağını kapatmışlar. Oğlan, kuyuya atıyla gelmiş, Ağabeyleri, atı orada bırakıp, kızın yanına dönmüşler.
Kız, oğlanın nerede olduğunu sorunca:
- O biraz gezecek, Haydi, biz yola çıkalım, O arka­mızdan yetişir, demişler.
Onlar, gide dursunlar; oğlan, çaresizlik içinde ağla­maya başlamış. O da orada ağlaya dursun. Ağabeyle­ri, babalarının sarayına varmışlar.
Padişah:
- Küçük kardeşiniz nerede? diye, endişeyle sormuş. Onlar da:
- O bizden ayrıldı, bir daha bulamadık, Nereye gitti­ğini bilmiyoruz, demişler.
Neyse, padişah aynayı görünce oğiunu unutmuş, Aynasına kavuşmanın sevinciyle gözü başka bir şey gör­mez olmuş. Kızı, büyük oğlu ile evlendirmiş ve kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Bu arada, oğlanın gözleri ku­yunun içinde ağlamaktan kör olmuş. At da aç susuz, ku­yunun kapağına ayağıyla vura vura, ağlamaktan kör olmuş, Neyse, günlerden bir gün at kuyunun kapağını kırmış; başını kuyunun içine doğru eğip, kişnemiş. Oğlan, atının orada olduğunu görünce biraz kendine gelmiş ve bu sevinçle biraz güçlenmiş. El yordamıyla, kuyunun ağ­zına tırmanmış, O sırada iki kuş gelmiş. Kuşların biri oğla­nın sağ, biri de sol omzuna konmuş. Kuşlardan biri:
- Yere düşen tüyümü, şu oğlan bulup gözüne sürse gözleri açılır, demiş.
Diğeri de:
- Kanadımdan düşen tüyü bularak şu atın gözlerine sürse, onun da gözleri açılır, demiş.

Oğlan, kuşdili bildiği için kuşların öterek söylediği bu sözleri anlamış. Hemen, elleriyle yerleri yoklamaya ve tüyleri aramaya başlamış, Tüyün birini bulup kendi göz­lerine, öbürünü de bulup atın gözlerine sürmüş. İkisinin de gözleri iyileşmiş. Atına atladığı gibi, doğru babasının sarayına gitmiş, Padişah, oğlunu görünce çok sevinmiş; onu bağrına basmış. Nerelerde olduğunu sorunca, oğ­lan da başına gelenleri bir bir anlatmış, Bunu duyan pa­dişah, büyük oğullarını o şehirden kovmuş. Kızı da küçük oğlu ile evlendirip, kırk gün kırk gece süren güzel bir dü­ğün yapmış.

10 Temmuz 2018 Salı

DİLRÜKÜŞ HANIM

 


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer  iken, pireler berber iken. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Devler, cüceler, padişahlar, şeh-za deler, krallar, prensler, prensesler, bir çalgı bir kıya­met. Herkes Tanrıya emanet, ülkelerden birinde yaşa­yan üç yoksul kız kardeş varmış. Üç kardeş, her gece sa­baha kadar dikiş diker, nakış işler, pamuk bükermiş. Seri bah içlerinden biri, bunları götürüp pazarda satarmış.
Padişah bir gün, üç gün boyunca geceleri ışık yakıl-mamasını, her kim yakarsa şiddetli bir şekilde cezalandırılacağı­nı duyurmuş. Bu emrini tellâllar aracılığıyla, bütün ülkeye du­yurmuş.
Zavallı kız kardeşler, bu duyuru   karşısında   şaşırıp kalmışlar. Eğer, gece çalış­mazlarsa pazarda satacak bir şeyleri olmaz ve aç kalırlarmış. Çaresiz, pencerelere kalın perdeler takıp titrek bir mum ışığı altında çalışmaları­na devam etmişler.
Bu yasağın üçüncü gecesi,
padişah yanına iki adamını almış ve emrinin dinlenip dinlenmediğini kontrole çıkmış, Şehirde dolaşırken, kızla­rın evinin önünden geçiyormuş. O sırada kızlar, gene tit­rek bir mum ışığı altında dikiş dikip, nakış yapıp, pamuk büküyorlarmış. Aksilik bu ya, perdelerden biri hafifçe aralıkmış. Padişah, mum ışığını görünce küplere binmiş. Ama, yanındakiler:
- Padişahım, acele etmeyelim, Bakalım, sizin buyru­ğunuzu dinlemeyenler kimlermiş, demişler.
Padişah, bu teklifi kabul etmiş. Pencerenin altına yaklaşarak evi dinlemeye başlamışlar.
Kızlar, her şeyden habersiz hem işliyor, hem de ara­larında dertleşiyorlarmış. Büyükleri:
- Ah, ne olurdu sanki. Padişahın aşçısı ile evlensem de bol bol yemek yesem, demiş.
Ortanca:
- Ben de terzisi ile evlensem de her gün, yeni yeni el­biseler giysem, demiş.
En küçüğü:
-  Ben, padişah ile evlenecek olsaydım, güldükçe güller açan, ağladıkça inciler dökülen çocuklar doğu­rurdum, demiş.
Padişah, bunda bir hayır var, diye düşünmüş, Ertesi 9ün, üç kız kardeşi sarayına çağırtmış, Büyük kız aşçı ile, ortanca terzi ile ve küçük kız da padişah ile kırk gün, kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Büyük kız istediği yemeklere, ortanca elbiselere ve zamanı gelince küçük kız da nur topu gibi bir oğlan, bir de kız çocuğa kavuş­muş. Ablaları, doğan çocukların gerçekten gülünce güller açtığını, ağlayınca ortalığa inciler saçtığını görün­ce, onu hem kıskanmış, hem de rahatları bozulur diye : korkmuşlar, Saray ebesinin avucuna paralar dökerek:


- Ne yaparsan yap, ama bu iki çocuğu yok et! Perili midir, cinli midir, nedir? Hepimizin başına bir dert ge-tirmesinler, demiş,
Ebe:
- Siz merak etmeyin, ben bu işin çaresine bakarım, demiş,
Ebe, padişahın iki bebeğini, iki tane köpek yavrusuyla değiştirmiş, Çocukları, şehir dışında, bir bahçeye bırakmış, Padişah, karısının iki köpek yavrusu doğurduğu­nu duyunca, hiddetinden küplere binmiş, Zavallı kadını şehrin orta yerinde yarı beline kadar toprağa gömdüre­rek cezalandırmış. Kadıncağız, ne olduğunu anlama­dan ağlar dururmuş.
Biz, gelelim zavallı iki bebeğe. Hain ebenin, bebek­leri bıraktığı yer, yoksul bir bahçıvanın bahçesiymiş. Bahçıvan, çiçek yetiştirerek hayatını kazanıyormuş. Adam, bahçede gezerken bir kutunun içinde iki bebek bulunca:
- O kadar istedik, çocuğumuz olmadı! Herhalde bu iki bebeği, bize yüce Tanrı gönderdi, demiş.
Yoksul bahçıvan, kızla oğlanı aldığı gibi, sevinçle ku­lübesine koşmuş. Bahçıvanın karısı, bir göğsünü kıza, bir göğsünü oğlana vermiş, Allah tarafından kadına süt
gelmiş, İki bebek başlamışlar şapur şupur kadıncağızın memelerini emip, karınlarını doyurmaya.
Aradan çok geçmemiş, oğlan gülmüş etrafta güller açmış. Kız, ağlamış her gözyaşı birer inci tanesi olup or­talığa yayılmış.
Bahçıvan ve karısı: Tanrı'ya şükürler olsun! Hem iki evlât sahibi, hem de zengin olduk, diye sevinmişler.
Bahçıvan, mevsimi olmadığı halde açan rengârenk gülleri sepetine doldurduğu gibi padişahın sarayına götürmüş. Padişah,  mevsimsiz yetiştirirlen gülleri görünce çok şaşırmış, Hepsini salın alarak,  saray    halkına    dağıtmış. Bahçıvana:                    
-  Bu gülleri böyle mevsırrtsiz yetiştirmeyi  nasıl  başardin? diye sormuş.
Bahçıvan, çocuklardan hiç bahsetmeden:
-  Uğraştım, didindim, Tanrının izniyle başardım sulta­nım, demiş.
Ama, kentin orta yerinde yarı beline kadar gömülü  ablaları, her şeyi anlamışlar,
Ebeyi çağırıp:
- Bu güller, o çocukların işi. Hani sen onları kuş uç­maz, kervan geçmez, ıssız bir yere bırakmıştın! Demek ki yaşıyorlar! Ne yap, ne et nerede olduklarını öğren! Yok­sa her şey ortaya çıkacak! demişler.
Ebe, telâş ve korku içinde çocukları bıraktığı bahçe­ye koşmuş. Bir de bakmış ki bahçıvanın karısı biri oğlan, öteki kız iki çocuğu emziriyor, Yanına yaklaşıp:
- Maşallah kızım, bu çocuklar ne kadar da gürbüz, demiş. Bahçıvanın karısı, saf saf:
- Anacığım, yıllarca Tann'ya bir çocuğum olsun diye yalvardım, yakardım olmadı.
Ama, bir gün kocam bahçenin yanında, derenin kenarında bir kutu içinde bunları buldu.
Çocukları kutudan alıp, göbeklerini kestim. Göğüs­lerime süt geldi, emzirdim. Kundaklayıp uyuttum. O gün bugündür büyütüyorum, demiş.
Ebe:
- Evlâdım, duyduğuma göre, oğlan güldüğü zaman bahçede güller açıyor, kız ağlayınca ortalığa inciler saçılıyormuş. Hattâ, kocan bu güllerden saraya getirerek padişaha sattı, demiş.
Kadın, gene saf saf kötü yürekli ebeyi doğrulamış:
- Evet, nineciğim. Dediklerin doğrudur.
Ebe, etrafına kuşkulu gözlerle baktıktan sonra bahcıvanın karısına iyice yaklaşıp:
- Bak evlâdım, sana bir sır vereyim. Bu çocuklar bü­yülüdür. Eğer, peri padişahı onların sizin elinizde olduğu­nu öğrenirse senin de kocanın da başına ummadığınız kötülükler gelebilir Hayatınızdan bile olursunuz. Onun için, ne yapıp yapıp bu çocukları başınızdan defedin, demiş.
Ebenin anlattıklarından korkan kadın, akşam koca­sına olanı biteni anlatmış, Adam da, çok korkmuş. Dü­şünmüş, taşınmış en sonunda çocukları alarak uzaktaki bir mağaraya bırakmış. Ağlaya sızlaya evine dönmüş.
Çocuklar, hiçbir şeyden habersiz mağarada aksamı etmişler. Akşam, karanlık çökmeden mağaraya iki yav­rusuyla birlikte bir dişi geyik gelmiş. İki insan yavrusunu görünce pek hoşuna gitmiş ve kendi yavrularıyla birlikte onları da emzirmeye başlamış.
Masallarda zaman çok çabuk geçer. Çocuklar, ge­yiğin sütünü eme eme sekizer yaşlarına gelmişler. O vak­te kadar kız ağladıkça ortalığa dökülen inciler, mağara­nın yarısını doldurmuş. Oğlan güldükçe açan güller, mağaranın etrafını cennete çevirmiş. O zamana kadar hiç insan görmedikleri için, çocuklar konuşmayı öğrenememişler. Birbirleri ile el kol işaretleriyle anlaşmışlar. Günler­den bir gün, mağaralarının dışında da bir dünya olabileceğini düşünmüşler. Oğlan, bir gün geyiğin gittiği yolu izleyerek şehrin yolunu öğrenmiş. Şehre inince kurulan
pazarları, alışveriş yapan, konuşan insanları görmüş. Dil; bilmediği için, hiçbir şey anlamamış. Kuyumcunun camından bakarken, incilere karşılık yiyecek içecek verili diğini öğrenmiş. Hemen bir inci verip, kendisi ve kardeşi için giyecek, yiyecek almış. Mağaraya dönmüş ve iki j kardeş elbiseleri giyinip, yiyecekleri güle oynaya yemiş­ler. Çocuk, kardeşine kentte öğrenebildiği dili öğretme­ye başlamış.
Ertesi gün oğlan, yanına birkaç inci alıp düşmüş şe­hir yoluna, Pazara giderek yiyecek ve giyecek bir şeyler alıp, dönmüş mağaraya. Günler bu şekilde birbirini ko1valaya dursun, oğlan da kız da konuşmayı öğrenmişler. Oğlan, şehirde kendisine bir çok arkadaş edinmiş. Onlar gibi ata binmeyi, avlanmayı öğrenmiş. On dört yaşına j gelince usta bir avcı olmuş.
Bir gün oğlan ormanda avlanırken, padişah onu görmüş.
Yanındakilere:
- Ne güzel bir çocuk! Hemen kim olduğunu öğrenin! demiş.
Uşaklardan biri, hemen çocuğun yanına yaklaşıp:
- Beyim, maşallah ne kadar çok hayvan avlamışsı­nız? diye, söze başlamak istemiş,
Oğlan:
-Tanrı'nın yarattığı çok, Avlanmak için size de yeter, bana da! Deyip atıyla oradan uzaklaşmış,
Padişah, saraya dönmüş. Çocuğa olan tutkusun­dan, padişahı ateşler basmış, Hastalanıp yataklara düş­müş, Hekim başına:
-  Avda gördüğüm ço­cuk yüzünden beni ateşler bastı, yataklara düş­tüm, demiş.
Padişahın bu sö­zü, kötü kalpli iki kız kardeşin kulaklarına gitmiş. Hemen ebeyi çağırtıp:
-  Padişahın hastalanmasına     sebep olan, olsa olsa kendi oğludur. Hemen onu ve kız kardeşini bulup ortadan kaldır, Yoksa her şey anlaşılır ve pa­dişah üçümüzün de kellesini uçurur! demişler.
Ebe:
- Ama, nasıl olur! Bahçıvan, onları ıssız bir mağaraya bırakmıştı. Aradan bunca yıl geçti. Açlıktan şimdiye ka­dar çoktan ölmüş olmaları gerekir, Ama, gene de gidip bakayım, demiş.
Ebe, mağaranın yolunu tutmuş. Mağaraya gelince güller ve inciler arasında oturan kızı görmüş.
Kız:
- Hoş geldin nineciğim! diye, ebeyi karşılamış. Ebe:
- Ah kızım, dağ başındaki bu mağarada tek başına mı yaşıyorsun?
- Hayır, nineciğim. Bir de erkek kardeşim var.
- Gündüz burada canın sıkılmıyor mu?
-  Hayır, niçin sıkılacakmış? Burada kendi kendime eğleniyorum,
- Peki, kardeşin seni çok sever mi?
- Sevmez oiur mu? Kardeşim tabii!
-  Öyleyse sana bir şey söyleyeyim, Akşam, erkek kardeşin gelince avaz avaz ağla. O, sana ne olduğunu sorduğu zaman, nazlan ve daha çok ağla. Tabii senin üstüne düşecek, gene ne olduğunu, niçin ağladığını so­racaktır, O zaman, ben Dil Rüküş Hanımın dikenini iste­rim, diye tuttur. Dünyada ondan eğlenceli şey yoktur, demiş.
Kız:
- Peki nineciğim, demiş, Doğrusu Dil Rüküş Hanımın dikenini çok merak ettim.
Kötü kalpli ebe, mağaradan uzaklaşmış, Akşam, av­dan dönen çocuk bir de bakmış ki kız kardeşi, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ne olduğunu, niçin ağladığını sorduysa da, kız cevap vermemiş.
Durmadan ağlıyormuş, Oğlan, kardeşine yalvararak:
- Ne istersen yapacağım, ne dilerse yerine getirece­ğim! Ne olur, ağlama, diye yalvarmış.
Kız:
- Kardeşim, ben Dil Rüküş Hanımın dikenini istiyorum.
Eğer, onu bulup getirmezsen ağlaya ağlaya kendi­mi öldürürüm, demiş.
Çocuk, şaşırmış:
-  Kardeşim, benden hiç bilmediğim, duymadığım bir şey istedin, Ama, madem ki bu kadar çok istiyorsun, elimden geleni yaparım. Dünyanın öbür ucunda da ol­sa Dil Rüküş Hanımın dikenini bulup, sana getireceğim, demiş,
Çocuk, sabah erkenden şehre gitmiş, Güzel silâhlar ve güçlü bir at satın almış. Atın heybesini, yiyecek ve içeceklerle doldurmuş, Mağaraya dönüp, yiyeceklerin yarısını kız kardeşine bırakmış. Dil Rüküş Hanımın dikenini bulmak için, düşmüş yollara.
Az gitmiş, uz gitmiş, Dere tepe düz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş, Gide gide bir peri padişahının, ülkesine ulaşmış. Bu üikede, karşısına kuş açmaz kervan geçmez, yı­lan bağırsağını sürmez çok tehlikeli yerler çıkmış. Amal kız kardeşine söz verdiği için, bütün engelleri teker teker aşmış, En sonunda yol, iz olmayan bir ovada bulmuş I kendisini. Ovanın ortasında çok güzel, kocaman bir sa ray varmış. Sarayın önünde de kocaman bir dev yatn yormuş.
Çocuk, atını sürüp hemen devin yanına yaklaşmış. Atından atlayarak devin ellerini öpmüş:
- Dünya ahret benim anam ol! demiş.
Bu sözler ve oğlanın kibar davranışı devin çok hoşu-? na gitmiş:
- Ben, seni yerdim ama, benim elimi öptün, Sen d benim dünya ahret oğlum ol. Söyle bakalım, derdin njj dir? Buralara kadar niçin geldin?
Çocuk, hikâyesini anlatmış. Dil Rüküş Hanımın dikeni­ni bulması için, devden yardım istemiş.
Dev:
-  Oğlum, ben ülkemin sınırlarını korumakla görevli- | yim. O söylediğini hiç duymadım. Akşam, çocuklarım gelince onlara sorarım, Eğer, onlar da biliniyorlarsa seni | ortanca kardeşimin yanına gönderirim demiş. Sonra öl çocuğa bir tokat atıp, onu bir lokma haline getirmiş ve | dişinin kovuğuna saklamış.
Akşam, gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlar ara­sında devin çocukları çıkıp gelmişler. Gelir gelmez de:
- Anacığım, insan kokusu alıyoruz! diye homurdan­maya başlamışlar.
Dev:
- Hadi canım! Sizin korkunuzdan buralara hiç insan gelir mi? Kim bilir akşama kadar ne kadar kurdun, kuşun kanına girdiniz? Dişlerinizin arasını yoklayın hele! demiş.
Kocaman sopalarla dişlerini karıştırmışlar. Birinin ağzın­dan bir hayvan kellesi, birininkinden budu fırlamış.
Dev, sormuş:
-  Bakın evlâtlarım! Eğer bir insan gelip benim elimi öpse, ben de onu dünya ahret evlâtlığa kabul etsem, sizler ne yapardınız?
Çocukları:
- Onu, dünya ahret kardeşimiz diye bağrımıza ba­sardık! diye cevap vermişler.
Bu cevap üzerine dev, dişinin kovuğuna sakladığı Çocuğu çıkartmış. Bir tokatla onu insan şekline sokmuş.
Çocuk, devin oğullarını karşısında görünce korkmuş. Ama, onlar bu sevimli ve güzel çocuğa çok iyi davran­mışlar, Kardeşleri olarak kabul etmişler, Çocuk, onlara da Dil Rüküş Hanımın dikenini sormuş, Aksilik bu ya, onlar da tanımıyorlarmış dil rüküşü. Dev, oğulları ile birlikte çocuğu ablasına yollamış.
Ablası, oğlanın derdini dinledikten sonra şöyle demiş:
- Oğlum, dil rüküşü sana kim öğretti? O, yüz bin büyü yapılarak saklan­mış, yüz binlerce kişinin ölümüne sebep     olmuş büyük bir hazi­nedir. Dil rükü­şü ele geçirip, dikenini  almana imkan  yok! Boşu boşuna ca­nından olma, demiş.
Ama, çocuk o kadar yalvarmış, o kadar yakarmış ki, dev dayanamayıp:
- Peki oğlum, demiş. Benim evimin önünden geçen yoldan yürü. Karşına kör bir kuyu, ondan sonra da bir or­manlık çıkar. Ormanda, avlanıp canlı canlı birkaç kuş ya­kala. Kuyunun başına dönüp, kuşları buradan içeriye at.
Kuyuya doğru eğilerek:
"Anahtarı verin!" diye bağır. Kuyudan sana bir anah­tar atılır, Anahtarı al ve günbatısına doğru ilerle. Karşına kocaman bir mağara çıkar. Hemen içeri gir, Sağ elinle, birden bire saldırarak eline ne geçerse al. Ve arkana bakmadan geriye dön. Anahtarı kuyuya at, Eğer, arka­na bakarsan işin biter. İşte, sana söyleyeceklerim bu ka­dar, Tanrı, yardımcın olsun!
Çocuk, deve teşekkür etmiş ve yola çıkmış. Devin söylediği gibi, anahtarı almış, mağaranın kapısını açmış, sağ eliyle eline ne geçirdiyse kaparak arkasına bakma­dan kör kuyuya dönüp anahtarı içeri atmış. Ve atını dizginleyerek, altı ay bir güz koşturup kendi mağarasına ulaşmış, Bir de ne görsün? Mağaranın ağzında koca­man bir diken varmış, Dikenin her dalında ayrı renkte, ayrı biçimde öten yüzlerce kuş. Bir eğlence, bir neşe ki sözle anlatılamaz. Oğlan, çektiği onca eziyeti bir anda unutmuş.
Kız kardeşi de bunca eziyete katlanıp kendisine Dil Rüküş Hanımın dikenini armağan ettiği için, çocuğun boynuna sarılıp;
- Benim canım kardeşim! diye ona teşekkür etmiş,
Kız, mağaradaki günlerini Dil Rüküş Hanımın dikeni sayesinde eğlenerek geçire dursun, günlerden bir gün oğlan, ormanda avlanmaya çıkmış. Padişah ile karşılaş­mış. Çocuk, padişahı gene cin çarpar gibi çarpmış. Ta­lihsiz baba, yataklara düşmüş.
Kötü kalpli kızlar, padişahın aynı çocuk yüzünden ikinci defa hastalandığını duyunca korkuya kapılarak ebeyi çağırtmışlar.
Ebe, gene mağaranın yolunu tutmuş, Bakmış ki kız, Dil Rüküş Hanımın dikeninde şakır şakır öten kuşları dinle­yerek eğleniyor, hemen yanına yaklaşmış. Kız, onu tanı­yıp davet etmiş, ikramda bulunmuş,
Ebe:
-  Kızım, Dil Rüküş Hanımın dikeni de bir şey mi. Sen kardeşinden esas. Dil Rüküş Hanımın aynasını iste, O öy­lesine sihirli bir aynadır ki, ona baktığın zaman neyi, her kimi istersen görürsün, demiş,
Kız, yine bir ağlamadır tutturarak akşama kadar ma­ğaranın içini incilerle doldurmuş. Akşam olup kardeşi gelince, dil rüküşün aynasını istemiş. Eğer getirmezse, ağlaya ağlaya kendisini öldüreceğini söylemiş.
Çocuk, Dil Rüküş Hanımın dikenini nasıl getirdiyse, aynasını da aynı yolla getirmiş. İki kardeş, gerçekten de aynaya bakarak ne ister, kimi dilerlerse görebiliyorlar-mış, Kız, diken ve ayna ile eğlene dursun oğlan bir gün avda gene padişah ile karşılaşmış. Padişah, evlâdı oldu­ğunu bilmediği bu çocuk yüzünden hastalanarak ya­taklara düşmüş. Kötü kardeşler, ebeyi çağırıp durumu anlatmış ve:
- Bu çocuğu ortadan kaldırmazsan ne sana, ne de bize rahat yok! demişler.
Ebe, mağaraya giderek kıza, kardeşinden Dil Rüküş Hanımı istemesini öğütlemiş.
Kız, akşam olunca ağlaya sızlaya kardeşine:
- İle de Dil Rüküş Hanımı isterim! diye tutturmuş. Ço­cuk, bunun imkânsız olduğunu anlatmak istemişse de, kız ağlamasını kesmemiş, Çocuk, çaresiz Dil Rüküş Hanı­mı getirmek için yollara düşmüş. Doğruca büyük Devin yanına gidip, her şeyi anlatmış; yalvarmış, yakarmış.
Dev:
-  Oğlum, bunu başarmak çok güç. Ama, madem bu kadar istiyorsun anlatayım:
Kuyudan anahtarı alıp mağaranın kapısını açar ve içeri girersin. Önüne düz ve karanlık bir yol çıkar. Arkana bakmadan ilerlersin, Bir hayli gittikten sonra, aydınlığa çıkarsın. Bir servilikte taş kesilmiş yüzlerce insan karşına çıkar. Onlar, Dil Rüküş Hanımı almaya çalışırken taş kesi­lenler. Sakın onlara bakma ve ilerle. Dil Rüküş'ün sarayı­nı görür görmez, "Dil Rüküş" diye bağırırsın. Ondan sonra ne olacağını bilemem. Şansın açık olsun, oğlum, demiş,
Oğlan, deve teşekkür ettikten sonra doğruca kuyu­ya gitmiş, Anahtarı almış ve mağaranın kapısını açmış. Karanlık bir yolda ilerlemiş. Selviliğe gelmiş ve taş kesilen insanları görmüş, Dil rüküşün sarayını görür görmez "Dil Rüküş!" diye bağırmış.
Dizlerine kadar taş kesilmiş. Bir kere daha "Dil Rüküş" diye bağırmış.
Göbeğine kadar taş kesilmiş. Gene bağırmış "D:l Rü­küş!"
Bu sefer, boğazına kadar taş kesilmiş. Son bir gayretle
Rüküş!" diye bağırınca tepesine kadar taş olmak ereyken Dil Rüküş, sarayından dışarı fırlamış. Elindeki tasla bahçedeki havuzdan su almış. Suyu serper serpmez çocuk, taş kesilmekten kurtulmuş.
-   Ne istiyor­sun? diye çıkışmış. Bir kere geldin di­kenimi aldın! İkinci­sinde gelip aynamı da aldın! Bunlar da yetmedi, gene gel
Ah, sen o suçsuz annene dua et! Yoksa, taş olur gi-iin. Şimdi ne istiyorsun? Söyle bakalım! pocuk, hiç çekinmeden:
Seni istiyorum, demiş. Alıp götüreceğim, Rüküş, bu cesur çocuğa o anda gönlünü kaptı.
Şimdi, beni iyi dinle. Ben, gidip saraydan bohçamı jheylânımı alıp buraya geleceğim. Kaçtığımız anla-nlaşılmaz, sarayda kızılca kıyamet kopar. Sen, sakın ip arkana bakma, demiş.
Oğlan:
-  Yalnız, taş kesilen adamları canlandırmanı istiyo­rum, demiş.
Dil Rüküş Hanım, çocuğun bu isteğini kabul etmiş, Saraydan öte berisini, bohçasını ve küheylânını alıp gel­miş. Aceleyle taş heykellerin üstüne altın taşla su döküp, hepsini diriltmiş. Küheylâna atladıkları gibi, çıkmışlar yo­la. Kaçtıkları anlaşılınca, sarayda kıyamet kopmuş! Kop­muş ama, hiç arkalarına bakmadıkları için onlara hiçbir şey olmamış. Doğru mağaraya gelmişler. Kız kardeşi, onları karşılamış; öpüşüp, koklaşmışlar.
Üçü birlikte, mağarada neşe içinde yaşıyorlarmış. Çocuklar, anne babalarının kim olduğunu bilmiyormuş, Dil Rüküş Hanım, peri padişahının kızıymış.
Dil Rüküş Hanım, bir gece çocuğa:
- Yarın ava git. Padişah, seni görecek ve sarayına çağıracak. Mutlaka bu daveti kabul et, Ancak, davete bahçelerin arasından bir alayla gitmek istediğini söyle, demiş.
Çocuk, ertesi gün aya gitmiş. Dil Rüküş Hanımın söy­ledikleri olmuş, Çocuk, padişahın davetini, bir şartla ka­bul etmiş.
Çocuğun saraya gideceği gün, üçü de erkenden kalkmışlar. Kahvaltıdan sonra dil rüküş, ellerini çırparak:
- Of, lala gel, demiş.
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kara derili bir belirmiş. Dil Rüküş Hanıma:
- Emret sultanım! demiş. Dil Rüküş:
- Çabuk git ve babamın küheylânlarından birini gelemiş.
Dev, birkaç dakika sonra yanında gösterişli bir ku­lanla mağaranın kapısında belirmiş.
Dil Rüküş, çocuğu küheylâna bindirip bahçelerin ara-yollamış. Çocuk, bir de ne görsün, bir alay insan onu liyor. Küheylânın gösterişi, çocuğun mücevherlerle j elbiseleri herkesin gözlerini kamaştırmış. Çocuk, etra-akilere selâm vererek saraya doğru ilerlemiş,
Sarayda da aynı şekilde büyük törenlerle karşılan-Şerefine, büyük şölenler verilmiş; oyunlar oynanmış, ı bu sırada, küheylân üç kere kişnemiş. Dil Rüküş'ün, eden tembih ettiği gibi, çocuk padişahtan müsa-' istemiş. Üç gün sonra, padişahın mağaraya gelmestemiş ve saraydan ayrılmış.
Rüküş, padişahın kendilerini ziyaret edeceği gün nden kalkmış.
.alasından, çocukların anasını gömüldüğü yerden rtıp, mağaraya getirmesini istemiş,
Zavallı kadını, sihirli ilâçlarla çok kısa bir zaman için-sski durumuna getirmiş. Güzel elbiseler ve mücev-srle donatmış. Ama ne anaları çocuklarını, ne de çocuklar analarını tanıyorlarmış.

Padişah, ziyaret günü adamlarıyla mağaraya gi­dince şaşkınlıktan dona kalmış, Çünkü, mağa­ranın yerinde pencereleri altın çerçeveli, pı­rıl pırıl muazzam bir saray duruyormuş. Ka­labalık bir çalgıcı takımı, padişahı karşılamış. Tören bitip, ziyafet sofrasına otu-rulmuş. Dil Rüküş, padişaha başından sonuna kadar her şeyi anlatmış. Ger­çeği öğrenen padişah, pişmanlık için­de gözyaşfarına boğulmuş, Böylece, padişah suçsuz eşine, zavallı kadın çocuklarına, çocuklar da  analarına ve babalarına kavuşup bayram etmiş­ler. Padişah, eşinin kız kardeşlerini ve ebeyi öldürerek cezalandırmak istemiş. Ama, iyi kalpli eşi buna engel ol­muş, Dil rüküş ve çocuk, evlenmişler. Hep birlikte, hayat­larının sonuna kadar mutluluk içinde yaşamışlar,

Benzer Konular (Similar Topics)(Похожие темы)( Sujets similaires) ( Ähnliche Themen) (مواضيع مماثلة)